Aşk Nedir?

Dünya’nın en güzel ama aynı zamanda en karmaşık duygusu aşk……

Bazıları aşkı her şeyin başlangıcı olarak görür, bazıları kendinden geçme hali olarak yorumlar, bazılarına göre ise dünya aşk üzerine kurulmuştur.

6023_love-couple

Aşık olduğumuz zaman beynimiz ve vücudumuz çıldırmaya başlar.

Doğanın gayesi olabildiğince fazla ve yaşamda kalabilme gücüne sahip yeni kuşaklar üretmektir. Durum böyleyken romantik ilişki idealimiz neden sürekli olarak özgür sevişme dürtüsünce tehlikeye uğratılır?

Peki doğa neden iki cinsin oluşmasını sağladı ve neden sevişme eyleminden evrim süresince tüm gezegeni kaplayacak şekilde çok hoşlanılıyor?

Birçok canlıda cinsiyet devreye girmeden de salt hücrelerin parçalanmasıyla kitlesel bir çoğalmanın işlediği görülmektedir. Bu şekilde üreyen her yeni hücre genetik kaynağının mutlak bir kopyasıdır. Sevişme olmaksızın kalıtım maddesindeki değişimler genelde seyrek gelişir. Bir türün gelişimini sürdürebilmesi için kesinlikle değişimi gereklidir. Yeni bir varlık cinsel üreme yoluyla oluşmuşsa yavru yepyeni bir genetik görüntü edinir. Bunun yararı şudur; cinsellik, türlerin gelişiminin evrimini hızlandırır. Bu süreç insan türünde kadın ve erkek cinslerinin arasında esaslı farklılıklar meydana getirmiştir. Yavruyu daha iyi büyütebilmek için her iki cinste, çeşitli yükümlülükler yüklenir.

6023_beyin-kalp

İnsanlığın varlığından bu yana erkek ve kadın beyinleri arasında olağanüstü farklılıklar oluşmuştur. Yaşayan bir beyin üzerinde gerçekleştirilen araştırma sonuçları son derece şaşırtıcıdır. Yoğun bir dil testinin uygulandığı erkekler, yalnızca beyinlerinin sol yanını kullanırken kadınlar her iki tarafı da birlikte kullanıyorlar. Beynin iki yarısı Corpus Callosum adı verilen bir dokuyla birbirine bağlanmıştır. Bu, kadınlarda erkeklere göre daha geniştir. Bu geniş doku nedeniyle araştırmacılar kadınların düşünürken beyin yarılarını daha iyi kullandıklarını tahmin ediyor. Buna karşılık erkeğin düşünme organıysa daha az enerji harcıyor.

Buna karşın hipotalamus yani haz alma merkezi, kadında erkekte olduğundan daha az yer kaplıyor. Araştırmacılar, erkeğin sevişme arzusunun daha büyük oluşunun da buna bağlı olduğunu düşünüyorlar. Erkeklerde bu hücreler daha büyük olmakla kalmayıp aynı zamanda da daha etkindir. Kadın beyni bir bütün olarak daha küçüktür böyleyken erkeklerin sevinci sınırlı kalıyor. Kadınlar iki kulak arasındaki alanı daha iyi değerlendiriyor, eşit sayıdaki hücreli beyinlerde erkeklerin beyniyle karşılaştırıldığında kadınlarınki daha yoğun düzenlenmiştir. Sevişme isteği kadınlar ve erkeklerde eşit düzeydedir ama bedensel hazza yaklaşımının erkeklere göre kadınlarda değişik olduğu görünüyor.

Viyana Üniversitesi’’nde yapılan bir araştırmada kadınlar gönüllü olarak seks filmi izliyorlar. Bunu yaparken araştırmacılar hormon oranlarını ve film sırasındaki algılamalarını ölçüyor ve buldukları sonuç karşısında çok şaşırıyorlar. Sonuçlara göre kadınların vücudundaki testosteron oranının çok çabuk bir şekilde arttığı gözlemlenmiştir. Bunun ilginç yanı ise oranın hem erkeklerde hem de kadınlarda aynı hızda ve yüzde olarakta aynı oranda artıyor olmasıdır. Bu bizim için kadınların ve erkeklerin ruh bilimsel olarak bütüne karşı aynı türde tepki gösterdiğimiz anlamına geliyor.

Cinsiyetler arası eşitlik çağdaş toplumlarda oldukça ileri boyutlara taşınmıştır. Durum böyleyken kafamızda çelişkiler oluşmaktadır. Çünkü beynimizde ki kimya hala en eski kuralların izindedir. Birlikteliklerdeki birçok ihtiyaç taş devrinden kalmadır ve görünen o ki değişmesi de pek ihtimal dahilinde değildir.

Amerikalı 3 bilim adamı Atlanta Emory Üniversitesi’’nde bağlılık ve seksin biyokimyasını araştırırlar, ilgilendikleri konu tutkulu bir aşık olma duygusudur. Araştırmacılar aşkta türümüzü sürdürebilme amacıyla diğer bir insana bağlanmamızı sağlayan bir program olduğunu düşünüyorlar. Kadın ya da erkek bu duygu tüm insanlarda hemen hemen aynı.

6023_ask4

Aşkı tetikleyen başlıca kimyasal maddenin ise fenil etilamin olduğu görüşü hakimdir. Feniletilamin bizi hiperaktif olmaya iten ve çılgınca aşık olmaya sevk eden bir bileşiktir.

Peki yaşamlarımızı değiştiren bu duygu neyin nesidir?

Aşk uyarımları beynimizin en yaşlı kısmı olan ve cinsel iştahımızla beslenen hipotalamusun derinliklerinden kaynaklanıyor. Sinir ileticileri oradan başlayarak geçmişteki deneyimlerimizin ayrıntılı bilgilerini sakladığımız beyin korteksinin farklı loblarına doğru ateşleniyor. 5 ile 8 yaşları arasında kendimize bir aşk haritası çıkarmaya başlar ve partnerimizde aradığımız özelliklerin bilinçsizce bir listesini çıkartırız sonra gelip sizinle flört eden biri bu özelliklere tıpa tıp uyar ve sonuç olarak o kişiye aşık olursunuz. Gerisini ise beyin fizyolojiniz halleder.

Aşık olunduğunda güçlü bir duygusal deneyim yaşanır. Uzun süredir bilinen şeylerden biri de bu güçlü duygusal deneyimlerin kişiden kişiye aktarılabildiğidir. Korku, öfke, neşe, sevinç, acı ve aşk gibi birçok duygu deneyimlendiği yere bağlı olarak hemen her zaman aktarılabilen duygulardır.

Bu teorilerini denemek isteyen uzmanlar, sallanan asma bir köprü üzerine çekici bir kadın koyuyorlar ve köprüden geçen erkeklere psikoloji dersi için anket yaptığını söylemesini istiyorlar. 20 erkeğe yapılan anketlerde erkeklere gösterilen bir kadın yüzü hakkında dramatik kısa bir hikaye yazmalarıyla birlikte inandırıcı olsun diye bazı psikolojik sorular sorması isteniyor. Son olarak ise kadın “şu an size deney hakkında detaylı bir bilgi veremem ama telefon numaramı vereyim, daha sonra benden bilgi alırsınız” diyor ve yanlarından ayrılıyor.

Sonrasındaysa deneyin ikinci kısmına geçiliyor bu sefer ise güvenli ve dayanıklı bir köprü üzerinde aynı şeyler yapılarak yine 20 erkekle konuşuyor.

Sonuçlar ise tam da uzmanların beklediği gibi.

Kızla sallanan köprünün üzerinde karşılaşıp gece onu arayanların sayısı güvenli köprüde karşılaşıp da arayanlardan çok daha fazla oluyor. Ayrıca yazdıkları öykülere bakılınca korku veren köprü üzerinde yazılan hikayelerin çok daha romantik ve cinsel bir içeriği olduğu görülüyor. Bilinçaltımız yaşadığımız duyguları en cazip şekilde açıklamaya çalışmaktadır. O an karşı cinsten çekici bir insanla karşılaşırsak bilinçaltımız bunu aşk olarak yorumlayıp, açıklıyor.

Aşık olmak aynı zamanda bağımlılık yapabilir, psikiyatristler böylelerine romantizm düşkünü diyorlar. Bunlar kalabalık bir yerde gördüğü birine aşık olup ertesi gün işini, gücünü unutan o kişiyi dünyanın öbür ucuna kadar izleyen insanlardır. Sonra bir gün tutku azalır ve ilişkiyi bitirirler.

Aslında onlar aşkın yarattığı ve damarlarda gezen dopamin sarhoşluğunun peşindedirler.

6023_ask

Yapılan araştırmalara göre aşık olanların %30’u ilk buluşmada aşık oluyorlar. Daha az sayıdaki insan ise bazı sinyalleri veren kişilere karşı duyarlı oluyor. Aralarında ses tonu, yürüyüş tarzı ya da yüz biçimini sayabileceğimiz bu tür sinyallerin kaynağı aile anıları, kültürümüz ya da seyrettiğimiz bir film olabilir. Onun dışında benzer insanlardan hoşlanır ve onlarla daha rahat geçinebileceğimizi düşünürüz. Fiziksel görünüşe hemen hemen her uygarlık büyük önem verir ama iyi görünüşün temelinde yakışıklı ya da çirkin olmak yatmıyor. Kısacası çok çirkin olmadığınız sürece sınıfı geçmiş oluyorsunuz. Hatta tam tersine çok yakışıklı ya da çok güzel olmak insanların kafasında uyanan ön yargılar yüzünden dezavantajlı olabiliyor. Karşı tarafta bulduğumuz güzellik, zeka, şefkat gibi özelliklerin kendi yaşamımıza zenginlik katacağından yola çıkarak hareket ediyoruz.

İnsanların birbirlerine bağlanmasının yoluysa, birbirlerine açılmalarından geçiyor. İnsanların birbirlerine yakınlaşmaları sürecinde birçok mekanizma görev başındadır. Bunlardan biri de risktir. Başka birisine bir sırrınızı ifşa ettiğiniz zaman bir risk alırsınız bu da sizi heyecanlandırır. Fakat bu riski almanızın nedeni karşınızda ki insana güvenmenizdir. Tıpkı korku veren köprünün üzerinde durmak gibi ruhunuzu tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermek baştan çıkarıcı bir risktir. Bu riskin karşılığı güven olursa arkasından gerçek bir aşk gelme ihtimali oldukça yüksektir.

Peki insanlarda kalıcı bağlılık ve sadakat olabilir mi?

Bunun sırrı hormonlarımızda gizli, Dr. Winslow’’un step fareleri üzerinde yaptığı araştırmalarda; Step farelerinin çiftleşme sırasında kanlarında oksitosin ve vazopressin düzeylerinin tavan yaptığını gözlemlemiştir. Başka bir deneyinde ise dişiye oksitosin ve vazopressin hormonları enkjekte edilmiş ve hayvanların davranışları gözlemlenmiştir. Çiftleşme olmadığı zamanlarda bile erkek ve dişinin bir çift gibi davrandığı ve birbirlerine karşı büyük bir sadakatle davrandıklarını görmüştür.

Kandaki bu hormonlara karşı elbette tüm hayvanlar aynı tepkileri göstermiyorlar. Beyinleri bağlayıcı hormonlara karşı bir duyarlılık taşımıyor olabilir. Çünkü doğaya bir göz atacak olursak kalıcı bir çift oluşturmanın daha çok bir istisna olarak karşımıza çıktığını görürüz.

Sadakatsizliğe karşın insan kalıcı bir çift olmanın yollarını arar. Beyindeki bazı alanlar oksitosine karşı çok güçlü tepkiler veriyor. Muhtemelen bu alanlarda tek eşliliğe yönelik bir şifre gizlenmiş.

Sevişmelerde insan bedenindeki bu gizemli aşk maddesi aktif duruma gelir. Kadınlar göğüste, uylukta ve cinsel organlarında özel duyu hücrelerine sahiptir. Buna karşılık erkeklerde neredeyse yalnızca cinsel organlarında vardır. Bu hücreler duygu yüklü dokunulduğunda beyne bir sinyal gönderirler, uyarı zevk alma merkezine yani hipotalamusa ulaşır. Orada kana hemen oksitosin karıştırılır, beyin hemen bu sinyal maddesini ayırt eder ve bir tepki gösterir. Düşüncemiz daha yakın bir bağlılığa hazırlanmıştır. Şimdilik bilimin tahminleri bu doğrultuda işliyor. Oksitosin’in diğer önemli bir işlevi ise süt üretimini tetiklemektir. Bu hormonun büyük bir bölümü doğum ve emzirme sırasında salgılanır. Araştırmacılar anne ve çocuk arasında ki yakın bağı da buna bağlıyorlar.

6023_ask3

Hayvanların büyük bölümü seksi yalnızca çiftleşme döneminde yaparlar; buna karşılık insanlar ise sık sık.

Birçok insan birlikte yaşlanabileceği sevdiği bir eşin özlemini çeker. Seks ve tutku zayıfladığında daha başka bir güç iki insanı sevgide birleştirebilir. İnsan ruhu zamanla küçük mutluluklar için birçok yol bulabiliyor.

Uzmanların tahminlerine göre aşık olmanın ilk dönemlerinde eşi, kendi kişiliğimizin içine yerleştiriyoruz. Bunun yanında kendimizi düşünürken kullandığımız aynı beyin bölgelerini kullanmaya başlıyoruz.

Yapılan bir deneyde eşlerin elleri birbirlerine bağlı bir şekilde engellerle dolu bir parkuru geçmeleri isteniyor. Parkuru geçerken adrenalin seviyeleri artıyor ve parkurun sonrasında yapılan anketlere göre ise bitirilen bu görevin ardından ilişkideki hoşnutluk düzeyi gözle görülür bir biçimde artıyor.

Yani anlaşılacağı üzere ilişkilerdeki böyle durgunluk dönemlerinde çiftler heyecan verici, adrenalin seviyelerini arttıran şeyler yapabilirler. Bunu yaparken yeniden bir hafifleme duygusu yaşanır, birlikte yapılması da yaşanan duyguyu ilişkiyle bağdaştırma olanağı sunar.

Aşkın biyokimyası şimdilik bu kadar, bir sürü hormon, bilinçaltı, özel hücreler, feromonlar ve daha bilimin gözünden kaçmış niceleri.

Hepsini bir kenara koyarsak aşk için olan şu ki; insanın yaşadığı birlikteliği için yapabileceği en iyi şey kendi mutluluğuyla ilgilenmektir. Unutmayın ki mutlu olmadan mutlu edemezsiniz.

Kaynakça:
Helen E. Fisher – Why We Love
Helen E. Fisher – Why Him Why Her
Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar – Current Approaches in Psychiatry
http://www.youramazingbrain.org/lovesex/sciencelove.htm

Yazar: Oktay Yıldırım