Çevre Sorunlarında Küreselleşmenin Önemi Nedir?

Okuma Süresi: 5 Dakika  | Yazdır

Son yıllarda özellikle iletişim teknolojilerinde yaşanan devrim niteliğindeki değişim ve ulusal ekonomilerin köklü bir dönüşüm geçirerek küresel nitelik kazanması, çok kullanılan bir ifadeyle dünyayı küçük bir köy haline getirmektedir. Küreselleşme kavramıyla ifade edilen bu değişim süreci; sermaye dolaşımının teknik ve ekonomik altyapı olanaklarına koşut olarak ulusal düzeyde değil, küresel düzeyde gerçekleşmesi anlamını taşımaktadır.

Küreselleşme süreci başta çevre olmak üzere kalkınma, barınma, beslenme vb. gibi sorunların tek bir yörenin, bölgenin ya da ülkenin sorunu olmadığını; sorunların tüm dünyayı etkilediğini ortaya koymaktadır. Bu olgu, sorumlulukları da küreselleştirmektedir. Bu sorumluluklar içinde özellikle çevre sorunları diğer tüm ekonomik ve sosyal faaliyetleri de kapsayacak şekilde gelişmiş ve gelişmektedir.

Küresel Düşün Yerel Davran

Tüm dünyayı etkileyerek belirleyici hale gelen çevre sorunlarının merkez durumuna geçmesinin nedeni, çevrenin devlet sistemlerinden kaynaklanan ideolojik farklılıkları aşarak, çevre ideolojisini yaratabilecek özelliklere sahip olmasındandır. Bu durum, ulusal ve uluslararası örgütsel işbirliğini güçlendirmektedir. Uluslararası anlaşmalarda özellikle dikkati çeken olgu, “küresel düşün, yerel davran” felsefesi bağlamında önceliklerin yerel yönetimlere verilmesidir. Bu tercih aslında ilişkilerin gittikçe artan bir biçimde uluslararası hale gelmesi ve uluslar üstü kurumların yaratılmasıyla ilgilidir. Söz konusu değişimle birlikte merkezi yönetim düzeyinin altındaki yönetimlerde, “önceleri devletin tekelinde olan alanlarda kendilerinin de yetki kullanabilecekleri” düşüncesini doğurmaktadır. Bu bağlamda küreselleşme sürecinin yerelleşme sürecini de doğurduğu söylenebilir. Bir kere küreselleşme, demokratikleşme ile yakından ilgilidir. Yerel ölçekte demokratikleşme sağlanmadan merkezi düzeyde demokratikleşme beklenemez.

Küreselleşmenin öngördüğü bütünleşme ile çelişen bir süreç olarak görülse de yerelleşme süreci, temelinde küreselleşmenin dinamiklerini taşımaktadır.

Çevre sorunları, nedenleri ve çözüm yolları açısından küreselleşme ve onunla birlikte gelen yerelleşme süreçleriyle yakından ilgilidir. “Küresel düşün, yerel davran” felsefesinin en çok çevre sorunları konusunda geçerlilik kazandığı söylenebilir. Nitekim çevre sorunları; nedenleri yerel, ulusal ya da bölgesel kaynaklı da olsa tüm dünyayı etkilemektedir. Çernobil faciası, asit yağmurları, iklim değişikliği… bu durumun ilk akla gelen örnekleridir.

Çoğulcu ve Katılmacı Demokrasi

Çevre sorunlarının çözümü için önerilen en önemli ve tutarlı yol da yerel yönetimlerin yetkilerini artırmak, sorunlarla ilgili olarak halkı bilinçlendirmek ve çevre yönetimine halkın katılımını sağlamaktır. Böylece yerel kaynaklı olan, ancak tüm dünyayı derinden etkileyen bu sorunların yine asıl kaynağında çözülmesi beklenmektedir. Bu noktada küreselleşme ile birlikte bir kat daha önem kazanan çoğulcu ve katılmacı demokrasi, sivil toplum kavramlarının da altını çizmek gerekmektedir.

Günümüz modern toplumlarında, klasik devlet anlayışı yerine çoğulcu ve katılmacı demokrasi anlayışı egemen olmaktadır. Başka deyişle yönetilenler, yönetimle ilgili kararların alınmasını yönetenlerin takdirine bırakmamakta, kararların alınmasına aktif bir şekilde katılmaya çalışmakta, kararları etkileme çabası içine girmektedir. Demokrasinin vazgeçilmez unsurları olarak siyasal partiler bu çabanın gerçekleştirilmesine büyük ölçüde hizmet etmektedir. Ancak, temelde iktidar olmak ya da muhalefet etmek amacıyla kurulan partilerin yeterli olmadığı da gözlenmektedir. Oysa iktidar ya da muhalefet olmadan da geniş halk yığınları olarak yönetime katılmanın ya da alınacak kararları etkilemenin yolları bulunmaktadır. Sivil toplum çerçevesi içinde sivil toplum örgütleri denilen kurumlar da siyasal partiler kadar demokrasinin doğal unsurlarıdır.

Gönüllü kuruluşlar özellikle batı dünyasında demokrasinin ve halk katılımının organize olmuş şekli olarak kabul edilmekte ve giderek vazgeçilmez hale gelmektedir.

John Clark, “Kalkınmanın Demokratikleşmesi” adlı eserinde gönüllü kuruluşların önemine şöyle dikkati çekmektedir: “Uzun vadeli çevre sorunlarının kısa vadeli yaşam konularına dönmelerini bekleyemeyiz. Yeni çizilecek bir yolda vatandaşların baskısına öncelikle ihtiyaç var. Ancak böyle bir baskı binlerce mil ötedeki tropikal ormanların başına gelenleri, Kuzey’in yerel bir politik sorunu haline getirebilir; geleceği bugünün politik sorunu yapabilir ve uluslararası işbirliğinin ulusal önceliğe dönüşmesini sağlayabilir. Böyle bir baskı politikacılara yeni bir mecburiyet karşısında olduklarını ve ülkenin kısa vadeli kişisel çıkarı yönteminden, gezegenin uzun vadeli yaşamına yönelik bir yönetime geçmeleri gerektiğini gösterebilir ve göstermelidir. Gönüllü kuruluşlar, uluslararası yapıları ve bağlantıları dolayısıyla vatandaş baskısını küresel bir ağ haline getirmek potansiyeline sahiptirler. Görüş açılarının özelliği nedeniyle bugünkü krizlerin yoksulları nasıl etkilediğini görebilir ve anlatabilirler. Boyutları ve esneklikleri nedeniyle krize yeni yaklaşım yolları deneyebilir ve böylece örnek olarak, hükümet hareketlerine öncülük ya da aracılık edebilirler. Kişisel kazanç peşinde olmadıkları için de halkın çoğunluğu onlara güvenir…”

“Yurttaşların kendilerini etkileyen tüm kararların alınmasına etkin olarak çeşitli şekillerde katılmaları ve bu katılmanın toplumun tüm kesimlerinde oldukça yüksek bir ademi merkeziyetçilik aracılığıyla gerçekleşmesi” anlamına gelen katılmacı demokrasi, 21. yüzyılın yönetim şekli olarak kabul edilmektedir. Katılmacı demokrasinin gerçekleşmesinde de gönüllü kuruluşlara büyük görevler düşmekte ve giderek artan derecede önemi bulunan çevre sorunlarının bu çerçevede daha kolay çözümlenebileceği düşünülmektedir.

Dünyada her yıl ortaklaşan sorun alanlarında etkinlik göstermek üzere gönüllülük esasına dayalı binlerce yeni örgüt kurulmaktadır. Türkiye de hiç kuşkusuz bu sürecin dışında değildir. Sivil toplum ve demokrasi deneyimi açısından çoğu kez yolun başında bir ülke olarak değerlendirilse de Türkiye’de genel olarak toplumsal konularla ilgili gönüllü örgütlenmelerin ve özellikle çevre alanında çalışmalar yapan gönüllü kuruluşların varlığı oldukça eskilere dayanmaktadır. Ancak bu kuruluşların ne derece yönetime katıldığı, başka deyişle gönüllü kuruluşların halk katılımını ne derece organize edebildiği tartışılması gereken bir sorundur.
Kaynakça:
John Clark, Kalkınmanın Demokratikleşmesi
Ali Yaşar Sarıbay, Siyasal Sosyoloji

Yazar: Esat Kaplan