Kibritin İcadı, Barutun İcadı, KurÅŸun Kalemin İcadı, CD’nin İcadı, DVD’nin İcadı Depremin Olacağı Önceden Tahmin Edilebilir Mi?
Güneş Pili

Mar 29

electricity.jpgElektrik ve mıknatıs (magnet) sözcüklerinin kökeni eski Yunanca’dan gelmektedir. Elektrik sözcüğünün kaynağı “kehribar” anlamına gelen Yunanca elektron sözcüğüdür. Mıknatıs sözcüğünün de, mıknatıs taÅŸlarına oldukça sık rastlanan Batı Anadolu’daki Magnesia (bugünkü Manisa) bölgesinden türediÄŸi sanılmaktadır. Çinlilerin M.Ö. 1100 yıllarında mıknatıs taÅŸları ile mıknatısladıkları madenî iÄŸnelerden bir tür pusula yaptıklarını ve denize açıldıklarında bunlardan yararlandıklarını bilinir. Ancak elektrik ve magnetizma ile ilgili elimizdeki ilk yazılı belgeler eski Yunan filozof Tales’in
(M.Ö. 625 - M.Ö. 545) elektriÄŸe ve magnetizmaya iliÅŸkin önemli gözlemlerde bulunduÄŸu, Aristoteles’in yazılarından öğreniyoruz. Bu gözlemlerinde Tales, kehribarın hafif cisimleri ve mıknatıs taşının da demiri çekebilme özelliÄŸi bulunduÄŸunu saptamıştır. Hatta daha da ileri giderek bu iki tür olay arasında iliÅŸki kurmaya çalışmıştır. Romalı ÅŸair Lukretyüs, De Nerum Natura adlı yapıtında mıknatıs taşının demir halkaları çekebildiÄŸinden söz etmektedir. Bilimsel çalışmaların ve düşünsel geliÅŸmelerin Batı da çok yavaÅŸladığı OrtaçaÄŸ döneminde en göze çarpan yenilik, kehribar ve mıknatıs taşı üzerine yaptığı gözlemlerle Rönesans bilimcilerine ilham veren ünlü İngiliz bilimcisi Roger Bacon’ın öğrencisi Peter Peregrinus’un 1269 yılında, pusulanın ilkel biçimini tanımlaması olmuÅŸtur. Ancak pusulanın Peregrinus tarafında icat edilmediÄŸi ve Avrupalıların bu aygıtın varlığını ve özelliklerini, Müslümanlar aracılığıyla Çinlilerden öğrendiÄŸi tarihçilerin genel olarak kabul ettikleri bir görüştür. Pusulanın o dönemin en önemli teknolojik buluÅŸu olması ve pratikte görülen büyük yararları, magnetizma olgusu üzerine ilginin ve çalışmaların artmasına yol açmıştır.

Bu konudaki ilk önemli yapıtın yazarı William Gilbert (1544 - 1603)’dir. İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth’in doktoru olan Gilbert’in De Magnete adlı kitabı 1600 yılında yayımlandı. Gilbert bu kitabında, dünyanın küresel bir mıknatıs olduÄŸunu ve pusulanın ibresinin dünyanın magnetik kutbunu gösterdiÄŸini ortaya koyarak magnetizma teorisine çok büyük bir katkıda bulundu. Pusula ibresinin, kuzey - güney doÄŸrultusunun yanı sıra düşey yönde sapma gösterdiÄŸini ilk kez söyleyen de Gilbert olmuÅŸtur. Magdeburg kenti belediye baÅŸkanı Otto von Guericke (1602 - 1686), 1660 yılında elektriksel yük üreten ilk makinayı yaptı. Bu makina, kayışlı bir makara düzeneÄŸi aracılığıyla elle döndürülen kükürt bir küreden oluÅŸuyordu. ÇeÅŸitli cisimlerin dönmekte olan kükürt küreye sürtünmesiyle belirli düzeylerde statik elektrik üretiliyordu. Avrupa’da kısa sürede büyük bir üne kavuÅŸan bu makina ile Guericke, elektriksel itme ilkesini kurmuÅŸ ve yaygınlaÅŸtırmış oluyordu. ElektriÄŸin iletilebileceÄŸini kanıtlayan ilk deneyler Stephen Gray (1696 - 1736) adlı bir İngiliz tarafından yapılmıştır. ElektriklenmiÅŸ bir ÅŸiÅŸede elektriÄŸin, ÅŸiÅŸenin mantar kapağına da geçtiÄŸini gören Gray, bu gözleminden hareket ederek ipek, cam, metal çubuk ve benzeri cisimleri ard arda bitiÅŸtirerek elektriÄŸin bu cisimler aracılığla iletilebileceÄŸini gösterdi. 1729′da yaptığı bu tür bir deneyde elektriÄŸi 255 metrelik bir uzaklığa kadar iletmeyi baÅŸardı. ÇeÅŸitli maddeleri iletken ve yalıtkan olarak ilk kez sınıflandıran da Stephen Gray olmuÅŸtur. XVIII. yüzyılın en gözde buluÅŸlarından biri, Leiden ÅŸiÅŸesidir. Alman E.G. von Kleist ile Leiden (Hollanda’da bir kent) Üniversitesi matematik profesörlerinden Pieter van Musschenbroek’in 1745 ve 1746′da birbirlerinden bağımsız olarak buldukları bu aygıt, içine metal bir çubuk batırılmış su dolu bir cam ÅŸiÅŸeden oluÅŸuyordu. Cam ÅŸiÅŸenin izolatör rolü gördüğü tarihteki bu ilk kondansatör, elektriÄŸi depolanarak çeÅŸitli deneylerde bir kaynak olarak kullanılabilmesine olanak saÄŸlıyordu. Leiden ÅŸiÅŸesinin bulunmasının ardından elektriÄŸin iletimine iliÅŸkin deneyler arttı. Fransa’da yapılan bir deneyde Leiden ÅŸiÅŸesindeki elektrik 4 km. uzaklığa iletildi. Öte yandan elektriÄŸin iletilebilir olması, onun hızının ne olduÄŸunun merak edilmesine yol açtı. Fransa’da ve İngiltere’de elektriÄŸin hızını ölçme deneyleri yapıldı. Bu deneylerin sonucunda elektriÄŸin aynı anda kilometrelerce öteye ulaÅŸtığı düşüncesinden öteye gidilemedi. Elektrik yüklerinin artı ve eksi olarak belirlenip adlandırılmasını saÄŸlayan Benjamin Franklin (1706 - 1790)’dir. Franklin, yaptığı çeÅŸitli deneylerin sonucunda elektriÄŸin belirli ortamlarda fazla veya eksik ölçülerde bulunabilen bir sıvı olduÄŸu görüşüne vardı. Her ikisinde de elektrik eksikliÄŸi ya da fazlalığı bulunan cisimlerin birbirini ittiÄŸini, birinde eksiklik diÄŸerinde fazlalık olan cisimlerin ise birbirlerini çektiÄŸini ileri sürdü. Fazlalığı artı elektrik, eksikliÄŸi ise eksi elektrik olarak adlandırdı. Leiden ÅŸiÅŸesiyle ilgili deneyleri de sürdüren Franklin, Leiden ÅŸiÅŸesinden boÅŸalan elektriÄŸin oluÅŸturduÄŸu çatırtılar ve kıvılcımlar ile fırtınalı havalardaki gök gürültüsü ve ÅŸimÅŸek arasında bir iliÅŸki olması gerektiÄŸini düşündü ve 1752′de, fırtınalı bir havada uçurduÄŸu bir uçurtma ile bir Leiden ÅŸiÅŸesini yüklemeyi baÅŸardı. Franklin’in bu deneyden pratik yararlar elde etme yönündeki giriÅŸimleri paratonerin bulunmasına giden yolu açtı. Bu nedenle, yıldırıma karşı bir korunma aracı olarak kullanılan ve topraÄŸa baÄŸlı bir metal çubuktan ibaret olan paratonerin gerçek yaratıcısı Franklin’dir. 1782 yılında Amerika’nın Philadelphia kentinde paratoner kullanan konut sayısı 400′ü geçiyordu. ElektriÄŸin XVIII. yüzyıl tarihindeki en önemli simanın Coulomb ve en büyük bilimsel keÅŸfin de Coulomb Yasasının formüle edilmesi olduÄŸunu söyleyebiliriz. Fransız fizikçi Charles Augustin de Coulomb (1736 - 1802), elektriÄŸin niceliksel iÅŸlemler ve ölçümler ifade edilebilen bir kavram ve bilim dalı haline getirilmesine çok büyük katkılarda bulunmuÅŸtur. Coulomb, 1777 yılında, yüklü iki metal küre ya da iki mıknatıs kutbu arasındaki itme veya çekme kuvvetini duyarlı bir biçimde ölçebilen burulmalı tartı aygıtını gerçekleÅŸtirdi; bu aygıtı icat etmesi nedeniyle 1781′de Fransız Bilimler Akademisi’ne seçildi. 1785′de ise bu tartı aygıtını kullanarak iki yük arasındaki itme veya çekme kuvvetinin, yüklerin çarpımı ile doÄŸru, aradaki uzaklığın karesi ile ters orantılı olduÄŸunu deneysel olarak gösterdi. Günümüzde Coulomb yasası olarak bilinen bu büyük bilimsel keÅŸif, elektriÄŸin bir bilim dalı haline gelmesinde temel nitelikte bir rol oynamıştır. Coulomb yasası, Newton’un kütle çekimi yasasının elektrikteki karşılığıdır. XVIII. yüzyılın sonlarında gerçekleÅŸtirilen çok önemli bir buluÅŸ da pildir. Pil sayesindedir ki, kimyasal enerjiyi elektrik enerjisine dönüştürücek sürekli bir akım elde edebilme olanağı doÄŸmuÅŸtur. İtalyan hekim ve fizik bilgini Luigi Galvani (1737 - 1798), hayvanların dokularında bir tür elektrik bulunduÄŸuna inanıyordu. Laboratuvardaki kurbaÄŸalardan birinin açıktaki sinirlerine makasla dokunduÄŸunda ölü hayvanın kaslarının kasıldığını fark etmiÅŸti. Galvani’ye göre,”hayvansal elektrik” adını verdiÄŸi bu yeni güç, sürtünmeyle oluÅŸan statik elektrikten farklı, yeni bir elektrik biçimiydi. Pavia Üniversitesi’nde fizik profesörü olan Alessandro Volta (1745 - 1827), Galvani’nin bu fikrine karşı çıktı ve oluÅŸan elektriÄŸin kaynağının kurbaÄŸa deÄŸil, ona dokundurulan metal parçaları olduÄŸunu ileri sürdü. Galvani ile Volta arasındaki bu tartışma baÅŸka bilim adamlarının da katılımıyla yıllarca sürdü ve ancak Volta’nın 1800 yılında Royal Society’ye yazdığı yazıda, iki metal plaka arasına tuz karışımlı sıvı koyarak elektrik akımı elde etmiÅŸ olduÄŸunu bildirmesiyle sona erdi. Böylece ilkel biçimiyle pil icat edilmiÅŸ oluyordu. Volta daha sonra buluÅŸunu geliÅŸtirdi ve tuzlu suyla nemlendirilmiÅŸ kartonlarla birbirlerinden ayrılmış ince bakır ve çinko levhaları üst üste koyarak hazırlanabilen piller yaptı. Volta pili kısa bir süre içinde, özellikle kimya dalında olmak üzere önemli geliÅŸmelere yol açtı. İngiliz kimyacı Humphry Davy (1778 - 1829), 1807 yılında, özel olarak yapılmış güçlü bir Volta pilini kullanarak bileÅŸikler içinden elektrik akımını geçirmek suretiyle potasyum ve sodyumu bileÅŸiklerinden ayırmayı baÅŸardı. Böylece XVIII. yüzyılın sonunda, sürekli elektrik akımı üretebilen bir kaynağın gerçekleÅŸtirilmesiyle, hem elektrokimya dalında büyük adımların atılabilmesi süreci baÅŸlamış, hem de yüzyıllar boyunca varlığını korumuÅŸ olan elektrik tarihinin en temel sorusunun yani elektrik ile magnetizma arasındaki iliÅŸkinin niteliÄŸi konusunun yanıtlanabilmesinin nesnel temeli yaratılmış oldu. Bu sorunun yanıtının artık çok uzun bir süre geçmeden Kopenhag Üniversitesi’nde doÄŸa felsefesi profesörü olan Hans Christian Oersted (1775 - 1851)’den geldi. Oersted, 1819 yılında, öğrencilerine elektrik akımından ısı elde edilmesini göstermek amacıyla Volta piliyle deney yaparken önemli bir olguya tanık oldu. Kullandığı elektrik devresinin açılma ve kapanma anlarında, yakındaki bir mıknatıslı pusulanın iÄŸnesinde sapmalar oluyordu. Gözlemlerini sürdüren Oersted bir telin içinden akım geçirildiÄŸinde elektrik akımının telin çevresinde bir magnetik alan oluÅŸturduÄŸu sonucuna vardı. Oersted’in yaptığı deneylerin sonuçlarını 1820 yılında yayınlanması, bilim dünyasında büyük yankılar yarattı. Oersted’in keÅŸiflerinin yayınlanmasından bir hafta sonra Fransız matematikçi ve fizikçi André Marie Ampére (1775 - 1836), bu yeni olguyu betimleyen ve Ampére Yasası olarak adlandırılan bir elektromagnetizma yasası formüle etti. Bu yasa magnetik alan ile bu alanı doÄŸuran elektrik akımı arasındaki bağıntıyı matematiksel olarak belirtiyordu. ElektrodinamiÄŸin kurucusu olan Ampére aynı zamanda elektrik ölçme tekniklerini de geliÅŸtirdi ve serbestçe hareket eden bir iÄŸnenin yardımıyla elektrik akımını ölçen bir aygıt yaptı. İletkenlerden geçen elektrik akımına iliÅŸkin çalışmalar yapan Alman fizikçi Georg Simon Ohm (1789 - 1854), bir iletkenden geçen akımın iletkenin uçları arasındaki gerilim ile doÄŸru, iletkenin direnciyle ters orantılı olduÄŸunu buldu. Ohm, günümüzde kendi adıyla anılan bu yasayı ve onunla ilgili düşüncelerini 1827 yılında yayınladı.
XIX. yüzyılda elektrik teori ve pratiÄŸine çok önemli katkılarda bulunmuÅŸ iki büyük bilim adamı vardır. Bunlar büyük deneyci İngiliz Michael Faraday (1791 - 1867) ile elektromagnetik kuramının kurucusu İskoç James Clerk Maxwell (1831 - 1879)’dir. Oersted, elektrik akımının bir magnetik alan oluÅŸturduÄŸunu göstermiÅŸti. İngiliz kimyacı ve fizikçi Faraday ise mıknatısların elektrik akımı yarattığını buldu ve mıknatısların oluÅŸturduÄŸu elektrik akımına iliÅŸkin yasayı formüle etti: Akımın ÅŸiddeti, iletkeni birim zamanda kesen kuvvet çizgilerinin sayısıyla doÄŸru orantılıydı. Faraday, yaÅŸamı boyunca tüm çalışmalarını düzenli bir biçimde defterine not ediyordu. Ölümünden sonra bu notlar 7 cilt halinde yayınlanmıştır. Faraday, 1822 yılında defterine ÅŸu notu düşmüştü; “Magnetizma’yı elektriÄŸe dönüştür!”. Faraday’ın bu bilimsel keÅŸfi, onun sürekli bir akım üretebilen elektrik motorunu buluÅŸuyla sonuçlanmıştır.
Faraday’ın elektriÄŸin yanı sıra kimya alanında da önemli katkıları bulunmuÅŸtur. elektrokimyanın kurucusu olarak tanınan Faraday elektroliz yasalarının da kâşifidir. Ayrıca, elektroliz, elektrot, anot, katot gibi günümüzde kullanılan sözcükleri de ilk kez ortaya atan Faraday’dır. Faraday, ilkelerine son derece baÄŸlı olarak yaÅŸayan bir bilim insanıydı. 1850′li yıllarda İngiltere, Rusya ve Kırım’da savaÅŸ halindeyken, İngiliz hükümeti savaÅŸta kullanılmak üzere bir zehirli gaz geliÅŸtirmesi için Faraday’a baÅŸvurmuÅŸtu. Faraday’ın yanıtı çok kesindi: Böyle bir gazın geliÅŸtirilmesi mümkündü, ancak kendisinin böyle bir araÅŸtırmada yer alması düşünülemezdi. Bilimsel geliÅŸmeye çok önemli ve özgün katkılarıyla Maxwell, belki ancak Newton’un ve Einstein’ın etkisiyle eÅŸ düzeyde tutulabilecek bir etki yaratmıştır. DiÄŸer ÅŸeylerin yanı sıra elektromagnetizma kuramı ile gerçekte XX. yüzyıl fiziÄŸine en büyük etkide bulunan XIX. yüzyıl bilimcisidir. Maxwell’in 100. doÄŸum yılında, 1931′de Einstein, Maxwell’in çalışmaları sonucunda fizikteki gerçeklik kavramlarında ortaya çıkan deÄŸiÅŸiklikleri, Newton döneminden bu yana fiziÄŸin kazandığı en köklü üretici deneyimler olarak tanımladı. Işığın da bir elektromagnetik dalga olduÄŸu görüşünü benimseyen Maxwell, elektromagnetik radyasyon kavramını ortaya attı ve alan denklemlerini, Michael Faraday’ın elektrik ve magnetik kuvvet çizgileri üzerine oturttu. Bu alan denklemleri daha sonra Einstein’ın özel görecelik kuramının geliÅŸimine yol açtı ve kütle ile enerjinin eÅŸdeÄŸerliÄŸi ilkesine temel oluÅŸturdu. Maxwell’in düşünceleri ayrıca XX. yüzyıl fiziÄŸinin öteki büyük keÅŸfi olan kuantum kuramının geliÅŸtirilmesine de öncülük etti. Maxwell’in elektromagnetik radyasyonu tanımlaması, ısıl radyasyon yasasının oluÅŸumuna yol açtı ve bu yasa da daha sonra Max Planck’ın kuantum hipotezini formüle etmesine yaradı. Bu hipoteze göre ısı enerjisi yalnızca sınırlı miktarlarda ya da kuantalar halinde yayılır.
Maxwell’in elektromagnetizma üzerine yaptığı çalışmalar onu tarihin en büyük bilim adamları arasına yerleÅŸtirmiÅŸtir.
Kuramın en iyi açıklaması niteliÄŸindeki “Elektrik ve Magnetizma Üzerine Tezler” adlı yaptının önsözünde, Maxwell yaptığı en büyük ÅŸeyin Faraday’ın fiziksel düşüncelerini matematiksel bir yapıya dönüştürmek olduÄŸunu belirtmektedir. Faraday indükleme yasalarını (deÄŸiÅŸen bir magnetik alan, indüklenmiÅŸ bir elektromagnetik alana yol açar) açıklama denemeleri sırasında Maxwell bir mekanik model oluÅŸturdu. O bu modelin, enine dalgalara yataklık yapabilen dielektrik ortam içinde bir deplasman akımına neden olduÄŸunu buldu. Bu dalgaların hızlarını hesapladı ve onların ışık hızına çok yakın olduÄŸunu gösterdi. Maxwell ışığın, elektrik ve magnetizma olgularının nedeni olan enine dalgalanmalar içerdiÄŸi sonucuna varmanın kaçınılmaz olduÄŸuna karar verdi. Maxwell’in kuramı, elektromagnetik dalgaların bir laboratuvarda elde edilebileceÄŸini öngörüyordu. Bunu ilk olarak, Maxwell’in ölümünden sekiz yıl sonra, 1887′de Heinrich Hertz (1857 - 1894) gerçekleÅŸtirdi. Kökeni Maxwell’in yazılarında bulunan çok sayıdaki uygulama, radyo sanayiinin doÄŸuÅŸuyla sonuçlandı.
Oersted ile yoÄŸunlaÅŸmaya baÅŸlayan bilimsel geliÅŸmeler Maxwell ile doruÄŸa eriÅŸmiÅŸti. Bu büyük geliÅŸmeler sadece kuramsal düzeyde ilerlemekte kalmadı, teknolojik sonuçlara da yol açtı. Faraday 1831 yılında elektrik üretebilen küçük nir jeneratör de yapmıştı. Fakat onun bu icadı o yıllarda büyük teknolojik atılımlara neden olmadı. Ancak XIX. yüzyılın ikinci yarısında teknolojik geliÅŸmeler yoÄŸunlaÅŸtı ve hız kazanmaya baÅŸladı. 1850′li yıllarda artık seri olarak üretilmeye baÅŸlanan dinomalar ilk kez yaygın olarak aydınlatma amacı için kullanıldı. 1858′de baÅŸlayarak dinamolardan İngiltere’de deniz fenerlerindeki kömür uçlu ark lambalarının enerji kaynağı olarak yararlanıldı. XIX. yüzyılın son çeyreÄŸinde artık elektrik motorları küçük ve bağımsız mekanik enerji gerektiren, demiryolları, asansörler, madencilik, makina tezgahları, matbaacılık gibi alanlarda yaygın biçimde kullanılmaya baÅŸlanmıştı. İlk kez deniz fenerlerinde kullanılan ark lambaları daha sonra sokak aydınlatılmasında da kullanılmaya baÅŸlandı. Bu yöndeki ilk uygulama, 1877 yılında Paris’te Avenue d’Opera caddesinin ark lambaları ile aydınlatılmasıdır. Bu uygulama alternatif akımla çalışan ark lambaları ve enerji kaynağı olarak da Gramme dinomaları kullanılmıştı. Benzeri sokak ve iÅŸyeri aydınlatma sistemleri daha sonra Avrupa ve Amerika’nın belli baÅŸlı ÅŸehirlerinde de kullanılmaya baÅŸlandı. XIX. yüzyılın ilk yarısında İngiltere’de platin flaman kullanılan akkor lambalar yapılmıştı. Ancak lambalarda istenilen düzeyde vakum elde edilemediÄŸi için baÅŸarılı sonuçlar alınamamıştır. Civa pompasının bulunmasıyla yüksek vakum saÄŸlama olanakları doÄŸdu ve böylece daha iyi sonuçlar alındı. Ancak akkor lambanın ticari uygulamaya girebilmesini saÄŸlayan mucit, Amerikalı Thomas Alva Edison (1847 - 1931)’dır. Edison, 1877′de, sesi kaybedip yineleyebilen gramofonu (fonograf) geliÅŸtirmiÅŸti. İki yıl sonra da lamba üzerinde çalışmaya baÅŸladı. En uygun flaman maddesinin seçimi için yüzlerce deney yaptıktan sonra karbon flamanlı akkor lamba için patent baÅŸvurunu yaptı. Üç yıl sonra New York sokakları artık bu lambalarla aydınlanıyordu. Edison yaÅŸamı boyunca gerçekleÅŸtirdiÄŸi çeÅŸitli buluÅŸları için 1093 patent aldı. 1833 yılında Almanya’nın Göttingen kentinde iki bilim adamı Gauss ve Weber, birbirlerine olan uzaklıkları 1,5 km olan evleri arasında bir tür telgraf düzeneÄŸi kurmuÅŸlardı. Bu düzenekte alıcı olarak galvanometreler kullanılıyordu. Gerçekte bu yıllarda küçük ticari uygulamaları da içeren bir telgraf teknolojisi Avrupa’da ve Amerika’da geliÅŸmeye baÅŸlamıştı. Ancak günümüzde telgrafın asıl mucidi olarak Amerikalı Samuel Morse (1791 - 1872) kabul edilmektedir. Morse’un 1837′de geliÅŸtirdiÄŸi telgrafta alıcı aygıt, göndericiden gelen imle çalışan bir elektromıknatıs ve bu mıknatısın hareketiyle kağıdın üzerine Mors kodunu yazan bir düzenekten oluÅŸuyordu. Mors kodu, bugün Mors alfabesi olarak bilinen nokta ve çizgileri içeriyordu. Samuel Morse’un telgraf sistemi, 1844 yılında Washington - Baltimore ÅŸehirleri arasında 65 km’lik bir telgraf hattı olarak uygulamaya sokuldu. 1856 yılında New York ile Kanada’nın doÄŸu kıyısındaki New Foundland adası arasında telgraf hattı kuruldu. Bundan sonra da New Foundland ile İrlanda arasındaki ilk transatlantik telgraf kablosunun döşenmesi giriÅŸimleri baÅŸladı. 6 AÄŸustos 1857′de baÅŸlayan kablo döşeme çalışmaları çok büyük güçlüklerle karşılaÅŸtı ve ancak bir yıl sonra 5 AÄŸustos 1858′de tamamlanabildi. Bununla birlikte henüz iletilen mesaj sayısı 400′ü bile bulmamışken, denizaltı kablosu 1 Eylül 1858′de onarılamayacak biçimde arızalandı. Kıtalararası telgraf iletiÅŸimi ancak 8 yıl sonra, 7 Eylül 1866′da yeniden baÅŸlayabildi. XIX. yüzyılda telgrafın uygarlığın ve yaÅŸamın vazgeçilmez bir parçası haline gelmesinden sonra gerçekleÅŸen en önemli aÅŸama telsiz telgrafın bulunmasıdır. Alman fizikçi Heinrich Hertz (1857 - 1894)’in Maxwell’in elektromagnetizma kuramından hareket ederek yaptığı deneyler sonucunda elektromagnetik dalgaların haberleÅŸmede kullanılabileceÄŸi anlaşılmıştı. Bu geliÅŸmeyi teknolojik sonucuna ulaÅŸtırmayı baÅŸaran mucit ise İtalyan fizikçi Guglielmo Marconi (1874 - 1937) oldu. Marconi, ile telsiz telgraf patentini, sinyalleri birkaç km uzaÄŸa ulaÅŸtırarak 1892′de aldı. Daha sonra çalışmalarını sürekli geliÅŸtirdi ve ilk kıtalararası radyo sinyalini göndermeyi baÅŸardı. 12 Aralık 1901′de, İngiltere’nin güneybatı ucundaki Cornwall’dan gönderilen sinyaller, Atlas Okyanusunun öte yakasından, Kanada’nın New Foundland adası kıyılarındaki St. John’dan alındı. Bu olayı izeleyen tarihlerde birçok yerde telsiz telgraf istasyonları kurulmaya baÅŸladı. Daha XIX. yüzyılın ikinci yarısının hemen baÅŸlarında insan konuÅŸmasının elektrikle iletilebilmesi üzerine düşünceler ve tasarılar geliÅŸtirilmeye baÅŸlanmış ve hatta bazı deneylere bile girilmiÅŸti. Ancak telefonun gerçek mucidi olarak bilinen Alexander Graham Bell (1847 - 1922)’in telefonun patentini alması 1876 yılını buldu. Bell’in telefon sisteminin esasını, elektromıknatısın, ses dalgasıyla orantılı olarak akım üretecek bir biçimde titreÅŸtirilmesi oluÅŸuyordu. ABD Patent Dairesi’nden aldığı patent belgesinde buluÅŸuna iliÅŸkin olarak ÅŸu sözler yer alıyordu; “Ağızdan çıkan seslere ya da baÅŸka seslere eÅŸlik eden, hava titreÅŸimlerine benzeyen elektrik titreÅŸimleri yaratarak, ağızdan çıkan sesleri ya da baÅŸka sesleri telegrafik olarak iletmeye yönelik bir yöntem ve aygıt…”

Patentin alınışını izleyen bir yıl içinde aygıt üretilerek piyasaya sürüldü ve telefonun kullanımı hızlı yaygınlaÅŸtı. XX. yüzyılın ilk yarısı için artık elektronik çağı nitelemesi yapmak mümkündür. Bu dönemde çok hızlı ve ÅŸaşırtıcı bir geliÅŸme çizgisi izleyen elektroniÄŸin uygulamaları, yaÅŸamın her alanını artık doÄŸrudan etkiler hale gelmiÅŸtir. 1904 yılında John Ambrose Fleming elektron lambasını (diyot) gerçekleÅŸtirdi. 1907′de Lee De Forest triyot lambayı yaptı. 1923′te ise Rus asıllı ABD’li mühendis Vladimir Kosma Zworykin (1889 - 1982)’in, görüntüleri elektrik iÅŸaretlerine dönüştüren ikonoskop lambasını bulmasıi televizyonun geliÅŸiminde temel önemde bir adım oldu.

Müzik ve konuÅŸma içeren kısa mesafeli ilk radyo yayını, 24 Aralık 1906′da ABD’li mucit Reginald Fessenden tarafından gerçekleÅŸtirildi. Radyo teknolojisi bu tarihten sonra sürekli geliÅŸme gösterdi. Ayrıca 1920′de Kanada’da, 1921′de Avustralya, Yeni Zelanda ve Danimarka’da, 1922′de Fransa, İngiltere ve SSCB’de, 1923′de Belçika, Almanya, Çekoslovakya ve İspanya’da, 1924′te Finlandiya ve İtalya’da, 1925′de de Türkiye’de düzenli radyo yayınları baÅŸladı. Radyo teknolojisinin geliÅŸimiyle birlikte, kullanılan elektronik devreler de gittikçe daha karmaşık biçimler almaya baÅŸlamıştı. Bu sorunlarla baÄŸlantılı olarak, elektrik devrelerinin daha sistematik bir biçimde çözümlenmesi ve sentezlenmesine yönelik “devre teorisi” adı verilen matematiksel disiplin önemli geliÅŸmeler gösterdi.

Modern televizyon mucidi, Rus asıllı ABD’li elektrik mühendisi Vladimir Kosma Zworykin’dir. Zworykin 1923 yılında, televizyon kamerasının en önemli parçası olan ve ilk kez resim tarama yöntemini tümüyle elektronik olarak yapan ikonoskopu buldu. Ertesi yıl da kineskop olarak adlandırılan resim tüpünün patentlerini aldı. Bu iki buluÅŸ, tümüyle elektronik ilk televizyon sisteminin oluÅŸturulmasını olanaklı kıldı. 1950′li yıllarda televizyon artık ticari uygulama aÅŸamasına geçmiÅŸti.

Elektronik teknolojisindeki en önemli aÅŸamalardan biri hiç kuÅŸkusuz, yarı iletken fiziÄŸindeki geliÅŸmelerin sonucunda transistörün icadıyla saÄŸlanmıştır. Elektrik sinyallerinin yükseltilmesini, denetlenmesini ya da üretilmesini saÄŸlayan bu yarı iletken aygıt, 1947 yılında ABD’deki Bell Laboratuvarları’nda, John Bardeen, Walter Houser Brittain ve William Bradford Shockley tarafından icat edilmiÅŸtir. Mucitler bu buluÅŸları nedeniyle 1956 Nobel Fizik Ödülü’nü paylaÅŸmışlardır. Elektron lambalarının bütün iÅŸlevlerini yerine getirebilen transistörler ayrıca ek üstünlüklere sahiptirler. Transistörler, çok daha küçük boyutlu ve hafif, mekanik etkilere karşı daha dayanıklı, ömrü daha uzun, verimi daha yüksek, ısı kayıpları daha düşük ve harcadığı güç de çok daha az olan aygıtlardır. Bu özellikleriyle transistörler, elektronik sanayiinde devrim olarak nitelendirilebilecek geliÅŸmelere yol açmışlardır. Transistörsüz bir dünyada küçük ve yüksek hızlı bilgisayar olanaksız olacaktı.

İlk hesap makinasını, XVII. yüzyılda Fransız matematikçi ve fizikçi Blaise Pascal (1623 - 1662) yapmıştı. Bu aygıt toplama çıkarma yapabilen diÅŸli çarklardan oluÅŸuyordu. Daha sonra Alman filozof ve matematikçi Gottfried Wilhelm Leibniz (1646 - 1716), çarpma ve bölme de yapabilen bir makina geliÅŸtirdi. Ancak bugünkü bilgisayarlara yakın makina tasarlayan mucit, İngiliz matematikçi Charles Babbage (1792 - 1871) oldu. Bununla birlikte Babbage’ın otomatik sayısal bilgisayarı, elektroniÄŸin olanaklarından yararlanamadığı için tam bir geliÅŸim saÄŸlayamadı.

XX. yüzyılda, oldukça karmaşık iÅŸlemler yapabilen ancak mekanik ve yavaÅŸ çalışan öğelerden oluÅŸan ilk bilgisayar, ABD’li elektrik mühendisi Vannevar Bush (1890 - 1974)’un yönetiminde 1930′lu yıllarda Cambridge’de Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT)’nde yapıldı. İlk elektronik bilgisayarın yapımına ise 1942′de baÅŸlandı ve aygıtın yapımı 1945 yılında tamamlandı. Yarı iletken teknolojiye geçilmesinden sonra bilgisayarların hızında ve bellek sığasında büyük ilerlemeler saÄŸlandı. Transistör kullanan ilk bilgisayar 1950 yılında ABD Standartlar Bürosu tarafından yapıldı. Transistör çağından tümleÅŸik devreler çağına geçilmesiyle, bilgisayarlar çok daha büyük iÅŸler yapan aygıtlara dönüştüler.

Kaynak

Etiketler: , , , , ,

6 Yorum Yazılmış

BİLGİLER ÇOK ÖNEMLİ.BANA BU SİTEYİ BİR ARKADAŞIM ANERDİ

cansu 9 Nisan 2008 Saat 17:21

ödevim di bu ama çok uzun

kerem 20 Nisan 2008 Saat 13:42

ginede yazacaz ne yapalım

kerem 20 Nisan 2008 Saat 13:43

HİÇ BEYENMEDİM

MUSTAFA 27 Nisan 2008 Saat 11:17

Sırf cok uzun ama yazcaz deyip katlananlara guluyorum diye cevap yazayım dedim. Her konu sonunda sizler mevcutsunuz.
Arkadaslar özet diye bisi duydunuz mu?

BARIS 6 Aralik 2008 Saat 16:26

eLeqtiriği edison buLdu para$ını ßiz ödüyoz xd xp

ÅŸeyma 26 Aralik 2008 Saat 11:23

Yorum Yazın

Konuyla İlgili Diğer Yazılar