Bilgiye yöneliş insanlık tarihi kadar eskidir. Tarih boyunca insan bir yandan yaşam için ihtiyaçlarını karşılamak ya da sırf merak, yani gerçekliği tanıma dürtüsü ile doğa olaylarını gözlemiş, oluş nedenlerini araştırmış ve bunlar hakkında çeşitli varsayımlar geliştirmiştir. İnsanoğlu içinde yaşadığı evreni açıklamak için binlerce yıl mitolojiye, dine, metafizik gibi bilim dışı yollara ve en sonunda bilime başvurmuştur. Ortalama 100 000 yıl sanılan insanlığın ömründe tam ilmi gerçek arayışının ancak 2500 yıllık tarihi vardır. Bunun da büyük bir kısmı Mitoslar ve ilim dışı bilgilere doğru sapışlar ve çöküntülerle geçtikten sonra ancak son 300 yılda büyük bir hızla gelişmeye başlamıştır.
Gelişigüzel edinilmiş bilgi ve kanaatları bilimsel bilgi yerine koyma arzu ve hatalarının, fikir dünyasını ve toplumsal düzeni sarstığı dönemler olmuştur.Cesaret konusunda örnek vermek gerekirse yıldızların Tanrı olduğuna inanılan eski Yunanistan’da M.Ö. V. yüzyılda yaşamış olan Anaxsagoras’ın bu inanca karşı çıkarak, yıldızların dünya üzerindeki taşlar gibi, fakat ateş halinde cisimlerden ibaret olduğunu fakat bu gerçeği duyularımızın zayıflığı nedeniyle bilemediğimizi belirttiğinde yargılanıp önce idama sonra sürgüne mahkum olması; Galilei’nin (İ.S. 1564-1642) dünyanın hem kendinin hem de güneşin etrafında dönmekte olduğunu ortaya koyması üzerine kilise mahkemesince gerçeği inkara zorlanması, ölüme mahkum edildikten sonra cezasının hapis ve sürgüne çevrilmesi. Benzer durum İslam dünyasında da görülür. İslamı geniş bir coğrafyaya yayıldığı, ticari gelişmenin nimetlerinden yararlandığı ve uygarlığın geliştiği Abbasiler döneminde sanat ve bilimin tohumları atıldı; Yunan bilim, felsefe ve tıbbının önemli eserlerinin çevirileri yapıldı. Halifelerin saraylarında her inançtan düşünce ve bilim adamları yer alıp,saygı gördüler. El Kindi gibi felsefeciler, El-Razi, İbni Sina ve Farabi gibi hekimler, İbni Rüşd gibi rasyonalist felsefeciler ve düşünürler IX. yüzyıldan başlayarak XII. yüzyılın sonlarına kadar süren İslam Altın Çağı’nın temsilcileri sıfatı ile yalnız İslam dünyasını değil, Batı’yı da etkilediler. Ancak İmam Gazali’nin akılcı düşünceye, bilime karşı olumsuz tutumu “aklı” değil, “kayıtsız şartsız inanmayı”, yani körü körüne inanmayı öne çıkardı. Gazali’ye göre bilim sadece din bilimidir; küfran olmamak için diğer bilimlerden, matematikten uzak durmak gerekir. Dünyanın fiziksel yasalara göre işlediği yalandır. Allah dünyayı her an yok etmekte ve yeniden yaratmaktadır. Kısacası neden-sonuç diye bir şey yoktur. Her şeyin nedeni Allah’tır ya da Allah’tan başka neden yoktur. Osmanlı toplumu da İmam Gazali’nin etkisinde kaldı; Simavna Kadısı Şeyh Bedrettin 1420’de “Evrenin başlangıcı ve sonu yoktur. Evren kendisini oluşturup dengeleyen önsüz ve sonsuz bir süreçtir” dediği için dinsizlikle ve bozgunculukla suçlanıp ölüme mahkum edildi.
Doğa olaylarının batıl inançlara, bir takım İlk Çağ düşünür ve bilginlerinin görüşlerine körü körüne katılmakla değil, büyük bir sabır ve tarafsızlık ve hatta cesaret gerektiren, çıkar gözetmeyen bilimsel yöntemlerle araştırılıp açıklanabilmesi ancak XVII. yüzyılda mümkün olabilmiştir. İnsana bir zamanlar maddi ihtiyaçlarını karşılamak yeterken, gün gelmiş varlık ve yokluğun, yaşamın ve ölümün anlamı üzerine düşünmeğe başlamıştır. Bunları “Hayatı yaşamağa değer kılan şey nedir? Yaşamın amacı ne olmalıdır? İnsanlar nasıl davranmalı,nelerden kaçınmalı? Soruları izlemiş böylece ortaya felsefe çıkmıştır. Felsefe insanın doymak bilmeyen öğrenme merakının bir sonucu olarak doğmuş ve tüm gelişmelerine karşın, bilimin cevap veremediği alanlarda insanların kendisinden vazgeçemeyecekleri bir düşünce biçimi olarak varlığını sürdürmüştür.

Yaşamın Anlamı Nedir?

Günümüze değin yaşamın anlamına yönelik felsefi sorular ve onlara verilen cevaplar, açıklanmaya çalışılsa da halen fikirler ortak bir paydada birleşememiştir. Kimi psikologlar bu tarz soruları “buhran hali” olarak tanımlarken kimileri ise “varoluşun farkına varma hali” olarak tanımlamışlardır. Örneğin; 20. yüzyılın önde gelen psikiyatrlarından Viktor Frankl, otuzun üzerinde yabancı dile çevrilen ve bütün dünyada 12 milyondan fazla satan “ İnsanın Anlam Arayışı”isimli kitabında ‘İkinci Dünya Savaşı sırasında bir toplama kampındaki deneyimleri eşliğinde anlatmaktadır. “Yaşam, acı çekmektir. Yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktır.” cümlesiyle, yaşama anlam katmanın önemi vurgulayan Victor E. Frankl, 25 Mart 1905’de Avusturya’da doğmuş nörolog ve psikiyatrdır. Auschwitz’de, dört ayrı toplama kampında geçirdiği yıllar boyunca deneyimlerinden yararlanarak geliştirdiği, ‘Logoterapi’ yöntemiyle, varoluşsal psikiyatrinin önemli temsilcilerinden biri olmuştur.C.E.M. joad, “Felsefenin ne gereği var”sorusuna şöyle cevap vermiştir: ”Anlama ihtiyacımızı tatmin etmek. Herkes bu şaşırtıcı dünyanın anlamını bilmek, insan yaşamının önemini, amacını bilmek ister. Hayatın gayesi nedir? Nasıl yaşanmalıdır?…vb. Kısacası felsefe ruhun kosmos üzerindeki macerasının bir tasviridir.
İnsanlık tarihinin yaşama ilişkin sorularını ve yanıtlarını örnekler ile incelediğimizde artık iyice anlaşılmıştır ki insanoglu her türlü bilgiye muhtaç olmakla beraber,onu asıl ilgilendiren doğal ve toplumsal çevreye egemen olabilmesi için gerekli olan güvenilir bilgiye,bilimsel felsefeye sahip olmaktır.Felsefe de bilimin bittiği yerden başlamalıdır ki bilimsel gerçeklerle ilgilenmeden, onları öğrenmeden yapılacak felsefe boş ve yararsız olarak kalmaya mahkum olacaktır.

Kaynakça:
Hukuk Sosyolojisine Giriþ (Prof.Dr. Ülker Gürkan)
Ýlim Felsefesi (H.Z.Ülken)
Ýslam ve Bilim (P.Hoodbhoy)
Bilimsel Hakikat (E. Bouthy)

Yazar: Emine Burcu Karakilçik

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here