Güneş, her gün çok büyük miktarda enerjiyi Dünya ve Ay ile güneş sistemimizdeki diğer tüm gezegenlere doğru yayar. Ve yine her gün, gezegenler bu enerjiyi uzay boşluğuna geri yansıtır. Bunlar arasında yalnızca Dünya aldığı enerjinin küçük bir kısmını çok az bir süre için bile olsa hapseder ve depolar. Kozmik enerji akışındaki bu minicik gecikme yaşam gücünü sağlar. Bitkiler güneş ışığını alır almaz bu ışığı önce enerjiye dönüştürür ve daha sonra enerjiyi gövde, yaprak ve tohumlarını oluşturabilmek için kullanırken, hayvanlar da bitkileri yiyerek ve bitkileri yiyen hayvanları yiyerek bu enerjiyi kendi bünyelerinde hapsederler. Yaşam ve ölüm arasında bulunan her evrede, enerjinin tekrar kainata dönme zincirini tamamlayacak ana halka olan, atık ısı ortaya çıkar.

Biyoloji, bir çok özel enerji kullanımı kategorisini ya da başka bir deyişle canlıları inceleyen bilimdir. Dünya yaşam enerjisinin kaynağı olan ışık ile doludur; milyonlarca organizma çeşidi dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmıştır ve bunlar, doğrudan ya da dolaylı olarak güneş gibi canlı olmayan enerji kaynakları üzerinden beslenirler. Bu karmakarışık çeşitlilikte tüm bilimi ve özellikle biyolojiyi bir bütün haline getiren şey nedir? Örneğin amipler, kızıl serviler ve insanlar arasında biyoloji bilimi için ortak olan nedir? Canlı ve canlı olmayanlar birbirinden nasıl ayrılır? Kısacası yaşam aslında nedir?

Pek çok sözlük, yaşamı canlı ve ölü arasındaki özellik farkı olarak ve ölümü de yaşamın sona ermesi şeklinde tanımlar. Bu tekdüze ve yetersiz tanımlamalar bize protozoanlar ve bitkiler arasında hangi ortak noktaların bulunduğu konusunda ipucu vermemektedir. Hem bir bilim adamı olan hem de sözlük hazırlayan bir yazar için bu konuda karşılaşılan en büyük zorluk, yaşamın tanımlanabilir bir özellik ya da biçim olmaması , basit bir preparat ya da deney tüplerindeki çözeltiler gibi incelenemez olmasıdır. Aristotales ve Descartes gibi “mekanistik” filozofiar için yaşam, kimya ve fiziğin doğal kuralları ile net olarak açıklanabilir. Buna zıt bir görüşü savunan “vitalistler” ise hareket edemeyen cisimlerde var olmayan ve “yaşam gücü” olarak adlandırılabilecek bir etkinin bulunduğunu düşünmekteydiler. Uzun bir süre pek çok bilim insanı manevi ya da doğaüstü güç olarak adlandırarak ya da isim vermeden savunsalar da vitalizm biyoloji içerisinde aslında yarım yüzyıl bile geçmeden kaybolup gitmiştir. Canlılar hakkında bilgilerimiz arttıkça, yaşamsal olayların kimyasal ve fiziksel kurallara bağlı olduğu daha net bir biçimde görülmektedir.

Eğer yaşam, özel bir mevcudiyet biçimi değilse o halde nedir?

Canlı ve cansız maddeleri karşılaştırarak belki bu soruya bir cevap bulabiliriz. Bakterilerden insanlara kadar tüm organizmalarda ortak bazı nitelikler bulunur. Örnegin, hepsi kimyasal olarak karmaşık yapılı ve yüksek düzeyde organizedirler. Tamamı enerjiyi kullanır (metabolize eder), kendilerine uygun şekilde düzenler (gelişme) ve ürerler. Kuşaklar boyunca hepsi değişime uğrarlar.

Bildiğimiz kadarıyla cansız maddelerde bunların hiçbiri görülmez. Buna ek olarak ve belki de en önemlisi, tüm canlı organizmalarda genlerde bulunan bir “program” ya da bilgi aktarımı sistemi vardır. Bu, canlının metabolizmasını, organizasyonunu ve üremesini kontrol eden ayrıca değişimin hammaddesini oluşturan bir mekanizmadır.

Kaynakça:
http://discovermagazine.com

Yazar: Taner Tunç

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here