Kısaca J. J. Gibson’un Hayatı

James Gibson 1904 yılında, Ohio’da McConnelsville’de doğdu. 1928 yılında doktorasını alıncaya kadar Princeton Üniversitesinde eğitimini sürdürdü. Smith Kolej’de yıllarca çalıştı. 1932 yılında Eleanor Jack ile evlendi. Eşi de psikologdu. Bundan sonraki çalışmalarının büyük bir bölümünü onunla birlikte yürüttü. Smith’te yıllarca çalıştıktan sonra Gibson’lar Cornell Üniversitesine geçtiler. İkinci Dünya Savaşı süresince, pilotlar için hazırlanan etkili bir eğitim programıyla ilgili olarak Hava Kuvvetleri’nde çalıştı. Emekliliğinde, New York Devlet Üniversitesı’nde açılan yeni bir disiplinler arası lisans programında faaliyetlerini sürdürdü. 1979 yılında yaşama veda etti.

Algı Üzerine İlk Çalışmalar

Algı üzerine yapılan ilk çalışmalar, yaygın ama deneysel incelemelere uygulanmamış bir takım varsayımlara dayanıyordu. Algının aslında pasif bir süreç olduğu düşünülüyordu. Algı psikolojisi dünyadaki şeylerle insan deneyimi arasındaki ilişki üzerine kurulmamış, duyu organlarında algılanan şeyin etkileri ile algıladığı şekliyle nesne arasındaki ilişki üzerine kurulmuştu. Algı süreci ya da algı eylemi, bir bütün olarak, ‘algılanan-şey’e indirgeniyordu. Algıya ilişkin temel kuramın felsefi versiyonunda, ‘duyu-verisi kuramı’ adıyla anılan öğretide, algılandıkları şekliyle, şeyler duyu verilerinden oluşan mantıksal yapılardı. Geleneksel bilgi kuramında algı, organize görsel, işitsel veya dokunma ile ilgili alanlardan yapılmış duyuların veya duyu öğelerinin bir düzenlemesi olarak, düşünülüyordu. Algılandığı şekliyle bir domates, dokunma, tat ve diğer duyularda da bulunan farklı renk ve tonlardaki kırmızı beneklerin düzenli bir toplamı olarak düşünülüyordu.

Gibson’un Varsayımı

Eski kuram şöyle özetlenebilir: “Duyular duyu kanalları olarak düşünüldüğünde, bunları uyaran enerjilerin ve pasif alıcıların var olduğu düşünülür. Bu hayvanların ve insanların nasıl duyu algılarına sahip olduklarını açıklamaz.” Yeni kuramın temeli basit ama derin bir gözlemdi. Uyarım enerjisinde birçok değişiklikler olurken, organizma çevresinde hareket eden belirli bir uyarım enerjisinin “yüksek düzeyli değişkenleri, yani belirli oranlar ve uyumlar sabit kalırlar. Gibson’un fark ettiği gibi, “bu değişmezler çevrenin daimi özelliklerine tekabül ederler.” Eğer durum buysa, değişiklikleri, belki de hareket eden ve kendi duyu organını fiziksel dünyanın kimi değişmez özelliklerine doğru yönelten organizmanın duyumlarda ortaya çıkardığı değişimlerde aramak gerekir. Bu temelde Gibson, yeni bir kuram formüle etti. “Aktif gözlemci değişen duyumlara rağmen değişmez algılar toplar. “Gözlerin, ağzın ve ellerin hareketleri değişmeyi sürdürüyor gibidir. Duyumun kaynağı da veri girişi düzeyinin değişmezlerini, algı sistemi düzeyinde zaman üzerinden yalıtmak için böyle yapar.” Kısaca, değişen duyumlar arasındaki ilişkilerde aktif olarak değişmezler arayarak çevremizi incelemeyi öğreniriz ya da böyle yapmaya programlanmışız. Bu değişmezler fiziksel dünyanın daimi yapılarını temsil ederler. Göründüğü kadarıyla pasif olarak algılamıyoruz ve duyumsal öğeleri algı nesnelerinin yapılarına otomatik olarak entegre etmiyoruz.

Pasta Kalıbı Deneyi

Gibson, dâhice tasarlanmış birçok deneyi izleyerek, yeni kuramın yararlarını göstermeyi tasarlıyordu. Bunlar arasında en ikna edici ve zarif olanı, şekil algısındaki değişmezleri araştırırken incelemenin rolünü göstermesiydi. Deney çoğu mutfağın sağlayacağı belirli gereçlerden başka bir şey gerektirmiyordu (kurabiye hamurunun kesilmesinde kullanılan metal bir pasta kalıbı seti). Gibson’un öncü çalışmasına dek, psikolojik deneyler aktif duyulardan çok her zaman pasif olanları araştırıyordu. Müller Yasası’na (uyarılan her sinir belirli bir bilinçli niteliğe sahip olur) ve algıların duyumlardan yapıldığı (uyanların her sinire karşılık bir tane) varsayımına dayanan bir taktikti bu.
İnsan, başını bir yandan bir yana hareket ettirirken dünyayı sabitmiş gibi algılar. Ancak çok açıktır ki, gözün ardındaki retina üzerinde oluşan görüntülerin ya da hareket eden merceklerce düşürülen görüntülerin hem şekil hem de konum itibarıyla değişmesi gerekir. Ama yine de dünya sabitmiş gibi algılanır. Ne var ki, hareket eden bir şey başın üzerinden geçerse, kafa görece sabitse, retinaya düşen görüntülerde benzer değişiklikler olabilir; ancak bu kez dünyadaki şey hareket ediyormuş gibi görünür ve kafa durağan başvuru çerçevesi olarak kabul edilir. Algıdaki bu ayrım retinaya düşen görüntülerde maydana gelenlere dayandırılamaz. Büyük pasta kalıbı deneyi bu düşünceyi bir kademe ileriye götürür ve onu dokunma ile ilgili deneyimlere uygular. Bu, nesnelerin şekilleri ve dokularını elle hissetmeyi olanaklı kılan duyumdur.
Şeklin dokunma duyusuyla algılanmasının deri üzerine uyarıcı örnekler eklemekten kaynaklanmadığını göstermek için, pasta kalıbı deneyi yapılmıştı. Deney, şeklin algısının bir algı organı ya da sisteminin, elin ve bağlı olduğu kolun aktif kullanımının ürünü olduğunu gösteriyor. Uyarı örneklerini ve bağlı yönelimleri değiştirmek, yapının değişmezlerini belirlemede, dünyanın gözlemcileri ve inceleyicileri olarak aktif insan unsuruna yardım ediyor.
Burada elimizde çeşitli şekiller var; her biri geometrik şekil itibarıyla diğerinden farklı; her birini, kenarlarının sayıca ve boyutça farklı olmasından, kenarlarının farklı açılarda birbirini kesmesinden ayırt etmek mümkündür, ilk deneyde şekiller elin derisi üzerine belirli bir basınçla bastırıldı. Bu pasif durumdu, deneye katılan kişinin eli bir süre tutularak yapılan işlem ona gösterilmiyordu. Bu durumda deneye katılanlar, deney sayısının yüzde 29’unda kalıpların şekillerini doğru olarak tanıyabildiler. Ancak aktif durumda, deneye katılan kişiye istediği biçimde şekli tanıma izni verildi. Böylece duyarlı deri ile nesne arasında göreli bir hareket elde edebilmek için parmaklarını aktif olarak kalıp üzerinde gezdirebildiler. Ayrıca aktif belirleme, bilek, el ve parmak eklemlerinin yönelimini değiştirmişti. Aktif durumda deneye katılanlar, deneylerin yüzde 95’inde şekilleri doğru olarak saptadılar.
Bunun çarpıcı bir gösteri olduğu söylenebilir; ama geriye kalan olanağı ortadan kaldırmak için ek bir deneyin daha yapılması gerekiyordu. Pasif durumda el, avuç içi üstte duracak şekilde tutuluyordu, pastanın kalıbı el içinin duyarlı bölgesine bastırılıyordu. Aktif durumda, pasta kalıbıyla temas kuran çoğu zaman parmak uçlarıydı. Şimdi aktif durumda daha üstün sonuçların, aktif incelemeden kaynaklanmadığı ileri sürülebilir. Çünkü deneyim kazanılan uyarı örneklerinin pasifçe ayırt edilmesinde, parmak uçlarındaki derinin üstünlüğü de söz konusu olabilir. Bu olasılığı ortadan kaldırmak için, her pasta kalıbı ile avuç arasına, sanki elin kendisi şeklin çevresinde dolaşarak onu aktif olarak inceliyormuşçasına, göreli bir hareket vermek gerekliydi. Bu durumda, elin ve kolun tüm algısal sistemi tamamen yüklenmez; çünkü şekli değiştirme kapasitesi ile birlikte parmakların keşfedici gücü kullanılır. Pasta kalıplan bir kez daha avuç içlerine bastırıldı; ama bu kez hafifçe döndürülerek… Bu yöneltmeler sahte bir keşif türü oluşturdu. Bu durumda deneye katılanlar deneylerin yüzde 72’sinde kalıbın şeklini doğru olarak belirlediler. Bu çarpıcı sonuç için en iyi açıklama, kuşkusuz, algının değişen örneklerinin bir şekilde şeklin algısını belirlediği olmalıdır. Deride değişen duyumlar boyunca, kalıp şekillerinin geometrik özellikleri, kalıp döndürüldükçe kenarların, açıların oran ve orantısındaki kimi değişmezlerle sunulan sabitlerdir.

Sonraki Çalışmalar

Gibson çalışmalarım her türlü duyu tarzını içerecek şekilde sürdürdü. Bunlardan en ilgi çekeni görme duyusuna ilişkindi. Gibson hareket algısı paradoksunu, bu bölümün başında belirtilen paradoksu, nasıl çözdü? Gözün merceklerinden retinaya düşen görüntü hareket eder; gözlemcinin hareketinden dolayı, dünya durağan görünür, ancak dünyadaki bir şeylerin hareketiyle durağan gözlemcide aynı retinal hareket üretildiğinde, hareketli olarak algılanan dünyadaki şeydi. “Retinal görüntünün hareketi yanlış bir kavramdır. Retinal görüntüdeki hareket, örneklerdeki değişme retinaya göre kayma değildir.” Görsel algılamada retina, kendi görüntüsü üzerine, nesneyi incelerken yanlış oturur. Bir insanın görmesi için, “görsel salınım” deyimiyle adlandırıldığı gibi, gözbebeği bir saniyede yaklaşık 50 kez titremelidir. Bu görsel duyarlılığın en yüksek olduğu noktanın, “fovea”nın görüntüyü hızla taramasını kesinleştirir; yüksek düzeyli değişmezleri incelemesine, yani sabit oran ve uyumlar aramasına neden olur. Görüntü, retina ve fovea arasındaki ilişkiler hakkındaki düşünce biçimimizin değişmesiyle, çok iyi bilinen olgular kavranabilir örnekler düzeyine iner. Retinal görüntünün retina üzerinde hareket ettiğini düşünmekten vazgeçip retinanın görsel imge üzerinde dolaşıp onu incelediğini düşünürsek görsel salınım noktasını anlayabiliriz.
Enerji akışlarında sayısız değişmez vardır; ama insanın algı sistemi, yüz milyonlarca yıldan fazla, sadece organizmanın yaşamını sürdürmesine katkıda bulunduğu kanıtlanmış olanları araştırır. Bunlar bu enerji akışının çoğunun kaynaklarının uzay geometrisi ile koordineli değişmezleridir; dünyanın maddi nesneleridir. Algı, retinaya düşen ışığın yapısına dayanmaz; duyu verisi kuramında söz edildiği gibi pasif değildir; değişmezleri açığa çıkarmak için, bedenin konumuyla işbirliği yapan retinal hareketin yol açtığı sürekli değişikliklere dayanır.
Gibson’un en dikkate değer keşiflerinden biri, ekolojik optik üzerine yaptığı çalışmalarda ortaya çıkardığı, bizim dünya algımıza kodlanmış bilgilerin bazılarının duyularda verili olmadığı şeklindeki açık paradokstu. Algı için asli olan bilgi, eklemlerde ve kaslardaki duyarlı sinir uçlarından beyne akar. Ama bu bilinçli olarak bir his veya duyum gibi kayıtlı olamaz; her ne kadar bizim bilinçli olarak tecrübe ettiğimiz ve bilerek incelediğimiz yapıların belirlenmesi için kesinlikle elzem olsa da…

Kaynakça:
http://classes.matthewjbrown.net/teaching-files/ccc/goldstein-gibson.pdf
https://www.emaze.com/@AWTQRQWI/J.J.-GIBSON-ALGI

Yazar: Taner Bakan

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here