Yeniçeri Ocağı Nedir?

Yeniçeri Ocağı, savaşlardan alınan Hristiyan esirlerin bir kısmına çeşitli eğitimlerin verilmesinin ardından Osmanlı sultanını korunması amacıyla oluşturulmuş askeri birliktir. Osmanlıcada çeri asker anlamına gelmektedir. Yeni kurulan askeri birlik olduğundan da bu birliğe yeniçeri denilmiştir. Kapıkulu ocaklarına bağlı bir askeri birliktir. Yeniçeri ocağı kimi kaynaklarda 1328 yılında Orhan Gazi tarafından kurulduğu söylenmekte olsa da çoğu kaynakta I. Murat tarafında 1363 yılında Edirne’nin fethinden sonra kurulduğu belirtilmektedir. Yeniçeri ocağı, dünyada modern anlamda kurulmuş olan ilk daimi ordudur. Osmanlı ordusunun piyade kısmının büyük çoğunluğunu oluşturan kapıkulu ocaklarının en itibarlısıdır yeniçeri ocağı. Savaşlarda padişahın bulunduğu merkez kolunda bulunmakta olup birincil görevi padişahı korumaktır. Katıldıkları ilk savaş 1389 yılında yapılan I. Kosova Savaşı’dır. Savaş alanlarının ustası olmalarının yanında sulh anında İstanbul sokaklarının güvenliğini sağlarlardı. Yeniçeri ocağının asıl kuruluş amacı, iktidar gücü olarak iç güvenliğin sağlanması, ayaklanmaların bertaraf edilmesidir. Savaşlarda da bu askeri birlik ikinci planda tutulmuş, ihtiyaç durumuna göre ileri sürülmüştür.
1363 yılına kadar savaş sırasında alınan tüm esirler askerlere verilirdi. 1363 yılından itibaren savaşların ardından, Sadrazam Çandarlı Kara Halil Hayrettin Paşa’ya pencik toplama görevi verildi. Buna göre, her beş esirden biri sultanın emrinde bulunacak, sultanı korumakla görevli yeni bir askeri ordunun kurulmasında kullanılacaktı. Bu kapsamda 8-18 yaş arasında Hristiyan esirler seçilirdi. Alınan esirler ilk olarak Türkçe ve İslam dini ve Türk Aile yapısının öğretilmesi amacıyla Anadolu’nun pek çok köyünde ailelere verilirdi. Türk ailelerinde gerekli eğitimi almalarının ardından, saray bünyesinde acemi ocağında 8-10 yıl arasında süren bir askeri eğitimin tamamlayarak yeniçeri ocağına alınırlardı. Bu eğitim sistemine devşirme denilirdi. Devşirme sistemi, daha önceki Türk-İslam devletlerinde uygulanan gulam sisteminin geliştirilmiş şeklidir. Devşirme sisteminde askeri eğitimin dışında diplomat olarak görevlendirilecek zeki bireylere Enderun’da eğitim verilirdi. Disiplinli ortamda uzun süre, profesyonel, etkili bir eğitim verilmesi, yeniçerileri tam donanımlı bir asker haline getirmekteydi. Savaş alanlarında askeri makine olarak görülen yeniçeriler, tüm vücudu çelikle örülmüş şövalyelerin bile korkulu rüyası haline gelmişlerdi. Aldıkları eğitimlerde vücutları adeta nasırlaşmış gibiydi ve ancak çok sayıda ok vücutlarına isabet ettiğinde devrilebilmekteydiler. Mermerlere vurarak sağlamlaştırdıkları avuçlarıyla düşmana vurduklarında, adeta çelik gürz etkisi yaratarak düşman askerini yere yıkabilmekteydiler. Bu şekilde sağlam ve güçlü vücuda sahip olmaları dış güçlerin korkarak yaklaşmalarını sağlamaktaydı. Dolayısıyla da yeniçeriler Osmanlı ordusunun savaş alanlarındaki en güçlü kozu olmuştur. Yeniçeriler dostuna güven, düşmanına korku salıyordu. Bu sistem Osmanlı Devleti yükseliş döneminde devletin topraklarının genişlemesinde, Türklerin Rumeli’ye yerleşmesi açısında büyük faydaları olmuştur.

Acemi Oğlanlar Ocağı

Acemi ocağında yeniçeri adaylarına kılıç kullanma, ok atımı birçok alanda eğitim verilirdi. Okçuluk eğitimine, okları uzun mesafelere, istenilen hedeflere, düzgün bir şekilde gönderebilmek amacıyla, kolların güçlendirilmesi için Osmanlıcada çile denilen ok yaylarını çekmekle başlarlardı. Yayları germe işlemini zor olmasından dolayı çile çekmek deyiminin de buradan geldiği söylenmektedir. İlk günlerde yayı 50-60 kez germe işlemi yapılırken bu sayı günden güne artmaktaydı. Yeterince eğitimin ardından yeniçeriler hiç durmadan 300-400 ok atabilecek seviyeye ulaşmaktaydılar. Bunların dışında ellerini güçlendirmek amacıyla mermerlere elleriyle vururlardı. Ayrıca vücutlarını daha sağlam ve dik tutulabilmesi amacıyla da güreş yaparlardı. Güreşlerin zorluk seviyesini artırmak için de yağ sürünerek yaparlardı. Eğitimler sabah namazıyla başlar, akşama kadar devam ederdi.
Başlangıçta bu şekilde yapılan yeniçeri ocağına asker yetiştirme şekli zamanla birçok değişikliğe uğramıştır. Diğer taraftan yeniçerilerin tüm dış güçlerin korkulu rüyası olması, savaşlardan başarı kazanılmasında büyük rol sahibi olması, yeniçerilerin ordu içindeki sayılarının artırılmasına yöneltmiştir. Bu nedenle de savaş esirleri haricinde özellikle balkanlarda bulunan Osmanlı topraklarından yaşayan Hristiyan ailelerin çocukları, bazı şartlara bağlı olmak kaydıyla seçilerek devşirme sistemine alınırdı. Yeniçeri ocağındaki kişilerin durumunun çok iyi olduğu bilindiğinden bütün aileler kendi çocuklarının seçilmesi için adeta birbiriyle yarışırlardı. Bu şekilde, ilk kurulduğunda 1000 kişiden oluşan Yeniçeri ocağı 16. Yüzyılın sonuna kadar tüm ordunun sadece %10’unu oluşturuyorken bu sayı zamanla artmıştır. Öyle ki; 1475 yılında yeniçeri ocağı yalnızca 6.000 kişiden oluşmaktaydı. Yeniçeriler sayesinde elde edilen başarıların artması nedeniyle 17. Yüzyılın sonlarından itibaren sayıları arttırılmıştır. Buna bağlı olarak da Yeniçeri ocağı 1568 yılında 12.790, 1670 yılında 53.850 kişiden oluşuyordu. Diğer taraftan acemi ocağında 8-10 yıl arasında gördükleri eğitim de 1-2 yıla düşürülmüştü. Bu durum yetişen bireylerin daha az güçlü, daha az sağlam yapılı ve daha az cesur olmalarına ve asker kalitesinin düşmesine neden olmuştur. Ayrıca yeniçeri ocağındaki asker sayısının arttırılmasının ocak içerisindeki düzenin bozulmasının temel nedeni olduğu görülmektedir.

Yeniçerilerin Kullandığı Araç ve Gereçler

Yeniçerilerin giyimleri, kartal kanat yelek, şalvar, şile bezi gömlek, kuşak, ön tarafıyla birlikte arkaya kıvrılmış ve omuzlara kadar inen yatırma adı verilen kısmı bulunan börk denilen beyaz keçeden başlık, pisi ayakkabısından oluşmaktaydı. Yeniçeri ağası haricinde hiçbir yeniçeri sakal bırakamazdı. Yeniçeriler evlenemezdi. Ocak içerisindeki bireyler birbirlerini aile olarak kabul ederlerdi ve birbirlerine kardeş gibi yakınlardı. Ancak ocak içerisindeki düzenin bozulmasıyla birlikte bütün askerler sakal bırakır olmuş ve evlilikler başlamıştır.
Yeniçerilerde, silahın icadına kadar okçuluk en temel savaş aracıydı. Hatta ateşli silahlar ilk icat edildiği zaman da barutun silaha doldurulup, sıkıştırılıp ateşlenmesi ok atmaya göre daha zor göründüğünden ve dakikada 10 adet ok atabildiklerinden, çoğu yeniçeri ok ile savaşmaya devam etmiştir. Bununla birlikte Osmanlı ordusunda ateşli silahları ilk kullanan birlik yeniçerilerdi. Diğer taraftan yakın dövüşte balta kılıç ve yatağan kullanırlardı. Hatta yatağan kılıcı ocağın simgesi olarak görülmekteydi. Sarayı korumakla görevli olan baltacı olarak bilinen yeniçeri bölüğünün uzun saplı baltaları bulunmaktaydı. Günümüzde İstanbul Şişli İlçesine bağlı bir semt olan Okmeydanı’nda, Fatih Sultan Mehmet döneminden itibaren yeniçerilerin okçuluk, mızrak atma, kılıç kullanma eğitimlerini alması amacıyla eğitim arazisi olarak kullanılmıştır.
Yeniçeri ocağı ve acemi ocağı askerlerine, üç ayda bir ulufe adı altında maaş ödenirdi. Bu ödemelerin Salı günleri yapılması kanunlaştırılmıştır. Ödemeler yemek ziyafetiyle birlikte yapılırmış. Yeniçerilerin yemeklerini yeme durumu, maaştan memnuniyetin göstergesiymiş. Eğer yeniçeriler yemeklerini yiyorsa maaşlarından memnun olduğu anlaşılıyormuş. Ağzımızın tadı bozulmasın düşüncesi ile yemeklerin ardından akide şekeri yenilirmiş.
Yeniçeri ocağında rütbeler ortalara (tabur) göre belirlenirdi. Ocakta 196 orta bulunmaktaydı ve bunların hepsi yeniçeri ağasına bağlıydı. 196 ortanın 101’i cemaat, 34’ü sekman, 61’i de Ağa ortaları olarak anılırdı. Sekman adı verilen ortalar Fatih Sultan Mehmet tarafından buyruklarına karşı çıkan yeniçerilere karşı oluşturulmuştur. Ağa adı verilen ortalar da II. Beyazıt’ın tahta çıkması sırasında sekban ortaların ayaklanması neticesinde kurulmuştur.
Yeniçeri ocağının en üst rütbelisi yeniçeri ağasıydı. Padişahın olmadığı zamanlarda başkomutan vekili olacak kadar yüksek kıdeme sahipti. Yeniçeri ağası aynı zamanda yeniçeri ocağına asker yetiştiren acemi ocağından da sorumluydu. Bunlarla birlikte, yanında bir heyetle birlikte İstanbul sokaklarında dolaşarak, güvenlik ve asayişi sağlamaktaydı. Dereceleri sancakbeyi düzeyindeydi. Terfi aldıklarında Beylerbeyi veya Kaptan-ı Derya (donanma komutanı) olabilmekteydiler. 1593 yılına kadar yeniçeri ağalarının azil ve tayin işlemlerini padişah tarafından karar verilirken bu yıldan sonra Vezir-i Azamlar karar verirlermiş.
Düzenli maaş almaları, kışlalarda yaşamaları, aldıkları maaşın diğer askeri birliklere göre daha yüksek olması, seferlerde diğer askeri birliklere göre daha fazla ödül almaları, kendilerine özel hastane ve doktorların bulunması, diğer askeri sınıflara göre daha ön planda tutulması sadece kendilerine ait tarzda üniformaları, halk arasında saygın yere sahip olmaları, yeniçeri ocağının popülerliğini arttırmaktaydı. Bunların dışında padişahın da 1. ortanın 1. askeri olarak kabul edilmesi, ulufe zamanı yeniçerilerle birlikte maaş alması padişahın yeniçerilere daha yakın olduğunu göstermekteydi.
Köleliğin Müslümanlara uygulanması günah sayılmaktaydı. Yeniçeri ocağı da Hristiyan kölelerin eğitilmesi ile oluşturulduğundan ilk başlarda ocağa Müslümanlar alınmıyordu. Ancak, yeniçeri ocağının olanaklarının iyi olması Müslümanların ocağa girme taleplerini artırmıştır. Dolayısıyla IV. Mehmet döneminde, 1658 yılından itibaren ise Hristiyanların haricinde Türk ve Müslüman gençler de ocağa alınmaya başlanmıştır.

Yeniçeri Ocağının Önemini Yitirmesi

Zamanla yeniçeri ocağı tüm önemini yitirmiş ve istenilenin dışında, istedikleri gibi hareket etmeye başlamışlardır. İstemedikleri bir durum karşısında ayaklanmalar çıkararak istediklerini kabul ettirmişlerdir. Böyle bir durumda da padişahın kararından ziyade yeniçerilerin kararları uygulanır olmuştur. İlk kurulduğunda ocak devlet içindir anlayışı yerini devlet ocak içindir anlayışı almaya başlamış ve devlet içerisinde devlet edasıyla hareket ediyorlarmış. Savaşmadan, savaş alanlarını terk edip, üstüne üstlük savaş alanında başarı göstermiş gibi hazineden pay istemekteydiler. Bu durum, her an patlayabilecek bir bombayla hareket ediliyormuş gibi yönetimde her bir kararın korkularak alınmasına neden olmuştur. İsteklerine uygun kararlar almayan devlet adamlarını ve hatta padişahları infaz etmekteydiler. Hatta, yapmak istediği yenilikleri beğenmeyen yeniçeriler, Genç Osman’ı Yedikule zindanlarında boğarak katletmişlerdir. Yaptıkları sadece devlet yönetimiyle sınırlı kalmamış, freni patlamış kamyon gibi hareket eden yeniçeriler, halkın canına ve malına zarar veriyor, halktan yasal olmayan vergiler topluyor, ilmiye sınıfındaki kişilere hakaret eder olmuşlardır.
Yeniçeriler ile baş edebilmek amacıyla orduda ıslahat etmek isteyen III. Selim batı tarzında, Nizam-ı Cedit adı verilecek bir ordu kurulması için çalışmalara başlamıştı. Bu sırada başka orduların kurulması amacıyla hazineden para harcandığını duyan yeniçeriler III. Selim’i tahttan indirerek yerine IV. Mustafa’yı tahtta çıkarmışlardır. Daha sonra, taht mücadelesi verebileceği düşüncesiyle de III. Selim’i öldürmüşlerdir. Nizam-ı Cedit ordusunu destekleyen Tuna Cephesi Komutanı ve Ruscuk Ayanı (vali) Alemdar Mustafa Paşa, III. Selim’in amcasının oğlu Şehzade Mahmut’u yeniçerilerin katletmesinde kurtarmış ve bir müddet sonra IV. Mustafa yerine tahtta çıkarmayı sağlamıştır.
II. Mahmut, bir yandan yeniçeri ocağını kapatmak istiyordu ancak kendisinden önce ocağı kapatmak isteyen veya bunun için çalışma yapanların yeniçeriler tarafından öldürüldüğünü bildiğinden tedbirli davranıyordu. II. Mahmut yeniçeri ocağına disiplin getirilmesi amacıyla eşkinci adıyla yeni bir askeri sınıf kurmak istiyordu. Ancak, bu konuda eğitim almak istemeyen yeniçeriler ayaklanarak Sadrazam Selim Paşanın sarayını (Bab-ı Ali) basıp 6000 kese altın almışlardır. Bu olay bardağı taşıran son damla olmuştur. Yeniçerilerin yaptıkları davranışlarla bunalan halk ve ilmiye sınıfını bu olay sonrasında her şeyi göze alarak saray ile birlikte hareket etmeye karar vermişleridir.
Halkın ve saray yönetiminin yeniçeri ocağını kapatılması yönünde hemfikir olduğu böyle bir dönemde vezirler, din adamları, humbaracılar, lağımcılar, donanma mürettebatı ve yeniçeri ocağı dışındaki diğer askeri birlikler, Sadrazam Selim Paşa tarafından sancak altında toplanarak ocakla savaşma kararı alınmıştır. Bununla birlikte tüm devlet memurları, yeniçeriler nedeniyle zaten canından bezmiş olan halkı, mücadele için sancak altında toplanmaya davet etti. Buna karşı yeniçeri tellalları ocak severleri ayaklanmaya davet etseler de milletin birlik ve beraberliğine karşı koyamamışlardır. Saldırının başlamasının ardından At Meydanı kışlasına sığınan yeniçerilere karşı Sadrazam Selim Paşa ve çevresindekiler meydanın etrafını sararak meydan kışlasını top ateşini tuttular. Kışlanın kapısının kırılmasından sonra Selim Paşa ve etrafındakiler kışla içine girince yeniçeriler bu sefer kışla ve tekkeye sığındılar. Birkaç saate kadar da kışla içerisindeki yeniçeriler ile birlikte yakılıp yıkıldı. Bu olayların ardından 6.000 yeniçeri öldürüldü, 20.000 yeniçeri sürgüne gönderildi ve II. Mahmut’un yayınladığı bir fermanla 1826 yılında yeniçeri ocağı kapatılmıştır. Bu olay, Vaka-i Hayriye (hayırlı olay) adıyla bilinmektedir.

Kaynakça:
www.turkcebilgi.com
http://aarsay.blogcu.com

Yazar: Çiğdem Aydın

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This div height required for enabling the sticky sidebar
Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views :