Bilgiustam
Türkiye'nin Bilgi Sitesi

Adem-i Merkeziyetçilik Nedir?

0 8

Adem-i merkeziyetçilik, yerel idarelere geniş yetkiler veren ve II. Meşrutiyet’im ilanından sonra Prens Sabahaddin’in Türk yönetim sisteminde uygulanmasını teklif ettiği, savunduğu prensiptir. Merkeziyetçi yönetim prensibinin zıttıdır. Buradaki “adem”, yokluk anlamındadır. İlk hecesi uzatılan “âdem” ismiyle ilgisi yoktur. Yani bu kelimenin ilk hecesi uzatmadan okunur.

Ortaçağ Avrupasında, feodal idarenin ortak özelliklerinin kısmen de olsa değişmesinden sonra zamanla güçlenen merkezi yönetimler geniş halklara hükmetmeye başladı. Mahalli yönetimlerin ve kilisenin yetkileri azaltıldı. Devlet yönetimine merkeziyetçilik hakim olup son derece güçlü bir devlet otoritesi meydana çıktı. Ayrıca halkın yerel sorunlarının tespiti amacıyla bölge temsilci meclisleri ya da bölge temsilcileri oluşturuldu.

Osmanlı’daki Yönetim Merkeziyetçi miydi?

Osmanlı Devleti zamanında da sancak beylerine, kadılara ve valilere geniş yetkiler sunuldu. Kadılar ilmiye sistemi esaslarına göre tayin ile gelen yerel idarecilerdi. Kadıların veya bunların yardımcı personelinin yöre halkınca seçilmesi ya da denetlenmesi söz konusu olmazdı. Ama ekonomik işlerde, kolluk görevinin ifa edilmesinde, mali işlerin yürütülmesinde kadılar halkın ve esnafın vekili sayılan kimselere müracaat ettiği takdirde bunlar kendilerine yardım ederlerdi. Tanzimat dönemine kadar geniş anlamda adem-i merkeziyet ilkesine uyulmamakla birlikte, yerel idarecilere geniş yetkiler verilmesi Osmanlı’da tamamen merkeziyetçi bir yönetimin olmadığını göstermektedir.

Tanzimat idaresinde her alanda olduğu gibi, devletin yönetim yapısında da bazı değişiklikler olmasına gereksinim duyuldu. Tanzimat Fermanı’yla gayrimüslim vatandaşlara Müslümanlara göre daha geniş haklar verildi. Devletin parçalanmasını, yıkılmasını isteyen Batılı devletlerin destek ve teşvikiyle gayrimüslim vatandaşlar yerel idarelerde söz sahibi olmayı düşündüler. Onların istekleri doğrultusunda yerel bazı muhassıllık meclisleri tesis edildi. Ama kısa bir süre içinde bu uygulamadan vazgeçildi. Avrupa devletleri Tanzimat ve Islahat fermanlarında gayrimüslimlere vaat edilen reformların uygulanması ve merkeziyetçi düzenin terk edilmesi hususunda Babıali’ye yani Osmanlı Devleti’ne baskılarını arttırdılar. Avrupa devletlerinin baskıları ile hazırlanan 9 Haziran 1861 tarihli Lübnan Nizamnamesi, bu prensibe yani adem-i merkeziyetçiliğe doğru gidişin ilk somut örneği oldu. Etnik ve dini çatışmaların hüküm sürdüğü Lübnan şehrinde cemaatlerin idareye eşit ağırlıkta katılımı sağlandı.

İki Farklı Görüş

Bu şekilde bütün Osmanlı Devleti’ni içine alacak idari yapının tekrar düzenlenmesi konusunda iki farklı görüş meydana çıktı. Bir kısmı, ülkenin sınırları genişletilmiş bölgelere idari ve mali yetkiler verilmesini müdafaa ederken, bir kısmı da adem-i merkeziyet ilkesini Osmanlı tebeasının bölünmüş olması sebebiyle mahzurlu buldular. Bu tartışmalar neticesinde 1864 yılında hazırlanan Vilayet Nizamnamesi Fransız department sistemini hatırlatan bir özelliği sahipti. 1864 yılındaki nizamname 22 Ocak 1871’deki İdare-i Umumiyye-i Vilayet Nizamnamesinde merkeziyetçiliğin daha ağır basması yönünde değiştirildi. Nizamname’de yer alan hükümlere göre vilayet sancaklara, bu sancaklar kazalara, kazalar da karyelere ayrılıyordu. Vilayet merkezinde valinin idaresinde toplanan bir vilayet yönetim meclisi, kazalarda da kaza yönetim meclisi vardı. Hakim, defterdar, mektupçu, hariciye memuru, müftü ve gayrimüslim ruhani başkan, meclislerin doğal üyeleriydi. Ayrıca bu meclislerde halkın seçtiği iki Müslüman ile iki gayrimüslim, toplam dört üye daha vardı.

Bazı vilayetlerde Batılı devletlerinin destek ve müdahalesiyle tam bağımsız olmasa da, yarı bağımsız bir statü uygulandı. Umumi vilayet idaresinin dışında kalan Hicaz, Yemen ve Mısır gibi bölgeler mahalli hanedanlarca yönetildi. Osmanlı merkezi yönetimi burada sadece asayişi sağladı.

Gayrimüslim unsurları teşvik ve tahrik ederek ve Osmanlı Devleti’ne baskı yaparak tesis ettikleri adem-i merkeziyetçi yönetimler kısa sürede merkezi devlet otoritesini zaafa uğrattı. Bu nedenle merkeziyetçi idareye dönük bazı yeni uygulamalara gidildi. I. Meşrutiyetten sonra Osmanlı Devleti’nin parçalanmasına mani olmak isteyen Sultan II. Abdülhamid Han daha çok merkeziyetçi bir yönetim tarzını uygulamaya çalıştı. Abdülhamid Han’ın devlet ve milletin faydası için aldığı kararlara itiraz eden bazı kimseler Batı ülkelerine kaçarak adem-i merkeziyetçi bir yönetim tarzını şiddetle savundular. Batılı devletlerden destek alan bu kimseler çıkardıkları dergi ve gazetelerle Osmanlı Devleti’nin aleyhinde faaliyette bulundular. Bunlardan birisi, Damad Mahmud Celaleddin Paşa’nın oğlu olan Prens Sabahattin idi. Fransız yazarı Edmond Domolins’in düşüncelerinden etkilenen Prens Sabahattin, Jön Türkler hareketinin başta gelen isimlerinden oldu. 1902 Paris Kongresi sırasında Jön Türler ikiye ayrıldılar. Bir bölümü Ahmed Rıza’nın, diğer kısmı ise Prens Sabahattin’in etrafında kümelendiler. Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti ismiyle bir cemiyet kurdular. Batılı devletlerinin destek ve teşvikleriyle Doğu Anadolu bölgesinde bağımsız bir Ermenistan Devleti ile, yine o dönemde Osmanlı Devleti’nin hakimiyeti altında olan Yanya, İşkodra ve Kosova gibi vilayetlerden oluşan müstakil bir Arnavutluk Devleti’nin kurulmasını ve muhtelif unsurlara bağımsızlık verilmesini savundular. 1908’de Meşrutiyetin ilanının ardından ülkeye dönen Prens Sabahaddin ile birlikte, arkadaşları da çeşitli gazete ve dergilerde adem-i merkeziyet ve şahsi teşebbüs fikirlerini yaydılar ve kendilerine taraftar topladılar. Bu esnada Prens Sabahaddin’in adem-i merkeziyetçi görüşlerini benimseyen gençler, Nesl-i Cedid Kulübünü kurdular. Bundan sonra İttihat ve Terakki Fırkasına muhalif olarak kurulan farklı unsurları kendisinde toplayan Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Prens Sabahaddin’in savunduğu adem-i merkeziyet ve şahsi teşebbüs fikirlerini savundu.

Prens Sabahaddin’in savunduğu adem-i merkeziyet ilkesine göre; “Her hizmeti devletten bekleyen Osmanlı toplumunun kalkınması için ferdiyetçi bir yönetime geçmesi gereklidir. Adem-i merkeziyetçilik ferdiyetçi düzene geçilirken devlet sisteminin yenilenmesinde temel prensip olacaktır. Yeni yetişecek olan burjuva sınıfının girişimciliğini engellemeyecek bir yönetim şekli sadece İngiliz ve Amerikan örneğine uyan bir adem-i merkeziyet sistemi olabilir. Buna göre yapılacak yeniliklerle bütün toplumu içine alan adem-i merkeziyet sistemi uygulanmalıdır. Seçimle gelecek olan belediye meclisi üyeleri yerel idarede söz sahibi olmalıdır. Vilayet meclislerinde bütün azınlıklar nüfusları oranında temsil edilmeli, yani Osmanlı tebaası arasında imtiyazlı bir grup olmamalıdır. Jandarma teşkilatında her bir azınlık, nüfusu oranında bulunmalıdır. Ama vali, defterdar, mutasarrıf, mahkeme başkanları merkezi yönetimce tayin edilmelidir.”

Prens Sabahaddin’in fikirlerine göre; “Toplumun, devletin temelini fertler oluşturur. Toplumu kuran ve ona varlık bütünlüğü ile yaşama gücü kazandıran ferttir. Bunun için sosyolojinin fertleri ele alarak işe başlaması gerekir. Yani fert toplum için değil, toplum fert içindir. Devletin yönetim şeklinin değiştirilmesi ile yenileşme ve reform yapılmış olmaz. Reform ve yenilik ancak fert yaşamının gelişimini durduran, şahsi teşebbüsü önleyen kurumların değiştirilmesi ve yenilerinin kurulması ile olur. Türkiye’de yapılması şart olan en önemli yenilik, eğitim düzeninde olmalıdır.”

Manevi Değerleri İnkâr

Osmanlı’daki mevcut teşkilatlanın, modern gelişmeye ayak uyduramamanın nedeni olduğunu düşünen ve eskiye dayanan değerleri inkar eden Prens Sabahaddin’in ilk bakıldığı zaman parlak görünen adem-i merkeziyetçi düşüncelerinin bazılarının uygulanması bile neticede Osmanlı Devletinin parçalanıp yıkılmasına neden olmuştur.

Cumhuriyet tarihinde 1921 tarihli Anayasanın 11-14. maddeleri vilayetlere manevi şahsiyet ve muhtariyet verdi. Vilayet şuralarına da yerel konularda yetkiler verdi. İlin valisi TBMM’nin temsilcisi olarak bulunarak, devletin işlerini görecekti. Daha sonra 1924 Anayasasında ise bu ve benzeri hükümlere yer verilmedi. Yerel idarelerle ilgili yapılan düzenlemeler ise büyük miktarda iktidara gelen partilerin tutumuna bağlı olarak kaldı.

Kaynakça:

Rehber Ansiklopedisi

Yazar: Faruk Güven

Bunları da beğenebilirsin

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.