Ziya Paşa’ya Göre Şairliğin Şartları

Ziya Paşa’ya Göre Şairlerin Şartları

Küçük yaşlarından itibaren şiire ve edebiyata merak salan Ziya Paşa, daha on beş yaşında lalası İsmail Ağa aracılığı ile halk şiirimizi öğrenmeye başlamış, ondan, Aşık Ömer’i, Aşık Kerem’i, Gevheri’yi ve Aşık Garip’i tanımıştır. Ziya Paşa’nın edebi kişiliğinin oluşmasında oldukça önemli bir rolü olan İsmail Ağa ve adı anılan halk şairleri, şairin birtakım kalem tecrübelerine başlamasını sağlamıştır. Halk şairi zevkini bu yolla edinen şair, eğitimini tamamladıktan sonra Bab-ı Ali’ye (Vilayet Mektubi Kalemi) memur olarak girmiş, orada da tezkireci Fatin Efendi’nin önerileriyle Vehbi ve Vasıf’ ı tanıyarak divan edebiyatıyla ilgilenmeye başlamıştır. Türk şiirinin o dönemdeki iki önemli simasıyla tanışan ve bu şairlerin eserlerinden yararlanan Ziya Paşa, şiir üzerine düşünmüş zaman zaman eski edebiyatımızdan yana tavır alırken zaman zaman da halk edebiyatı taraftarı olmuştur. Kimilerine göre “dualite” olarak nitelenen bu durum, şairimizin farklı dönemlerde farklı edebiyat anlayışlarına sahip olduğunu gösterir. Onun bir insan ve sanatçı olduğunu düşünürsek, düşüncelerinin değişebileceğini, okuma ve etkilenme yoluyla sanat anlayışının farklılaşabileceğini olağan karşılamak gerekir. Ziya Paşa’ya bu anlamda yeni şiirimizin kurucularından biri olarak bakmalı, yeni ve Avrupai edebiyatımızın ileride besleneceği kaynakları kendi şiirinde erittiğini ve bunu farklı sanat evrelerinde öne çıkarttığını görmeliyiz.

Yaşadığı dönem itibariyle Türk edebiyatının farklı bir dönemece girdiğini çok açık bir şekilde gören Paşa, şairlik ve şairliğin şartları üzerine düşünmüştür. Şiir yazan ve yazdığı şiirler üzerine düşünen bir şair ister istemez düşüncelerini çeşitli şekillerde ifade eder. “Şiir ve İnşa” makalesi ile bu makaleden yedi sene sonra yazdığı “Harabat” isimli antolojisinin ön sözü Paşa’nın halk ve divan edebiyatı üzerine fikirlerini vermektedir. Harabat’ın mesnevi biçiminde yazdığı mukaddemesinde “Meşrut ve Ahval-i Şairi” başlığı altına yazdıklarıyla şairliğin şartlarını divan şiiriyle ilişkili olarak izah etmiştir. Divan şiirini diriltmeye matuf bu çaba, Namık Kemal tarafından yazılan “Tahrib-i Harabat” ve “Takip” ile eleştirilmesine yol açmıştır. ( Bu arada Namık Kemal’in eleştirilerinin kaynaklarından birinin, Paşa’nın onun şiirlerini antolojiye almaması olduğu bilinir.)

Ziya Paşa’ya göre şair olabilmenin iki önemli şartı vardır. Bu şartların ilki “kâbiliyet-i hilkât” tir.
Vardır iki şart-ı şairiyyet
Evvelkişi kâbili-yi hilkât (Göçgün, 2001, s. 55)
Paşa, bu beytiyle şairlikle yaratılıştan getirilen kabiliyet arasında doğrudan ilişki kurar ki bu, sanat ve estetik kurallarının uygulayabilmek için insanın fıtratında bulunması gereken düzen fikrine sanki bir gönderme gibidir. Ona göre bu insanlara “Halk” şairlik kabiliyetini “inayet” etmiş, bir nimet-i has” olarak şairliği onun tabiatına yerleştirmiştir.
Bazı kula Hak eder inâyet
Bir nimet-i hâstır tabiat (Göçgün, 2001, s. 55)
Böyleleri anadan doğma şairdir ve bunun belirtileri daha başlarda, yani çocukluğunda görülmeye başlanır:
Şair şair doğar anadan
Âsârı görünür ibtidâdan (Göçgün, 2001, s. 55)
Şairlik ve âriflik arasında bir ilişki kurduğunu düşündüğüm Paşa, bu noktada sanki ümmî olan, ama doğuştan getirdiği kabiliyetlerde ve içinde bulunduğu çevreden aldığı şifahî eğitimle yetişen halk şairlerinden etkilenmiş gibidir. Şair namzetleri, daha çocukken kendilerini gösterir ve onların gittiği yol irfanın belirtisidir.
Şair dahi tıfl iken ıyândır
İrfanına meşrebi nişandır. (Göçgün, 2001, s. 55)
Ziya Paşa, şairliğin doğuştan gelen bir özellik olduğunu söyledikten sonra şairlik sürecine değinir. Ancak bunlar, şairliğin şartları olarak saydığı aslî özelliklerden değildir. Şiir yazarken şairin her tarz ve edasının laubâli olduğunu, mesken ettiği şehirde zamanın delilerini (kendisi gibi şiire yeni başlayanları) gördüğünü, fikrini kurtuluş yolu eyleyip ihtilap düştüğünü, ardından birtakım belalara “duçâr” olduğunu, dünyaya hür olarak geldiğini, ama şiirini belli kayıtlara koymak zorunda olduğunu, akidelere bağlanmadığını, altın ve gümüş için kimseye müdâra etmediğini rızkı ile kanaat ettiğini ifade eder. Yani şair anadan doğma sanatçılık özelliklerine sahip olsa bile şairlik iddiasını ispatlamak, göstermek için ait oldouğu geleneğin sanat atölyesinde birtakım süreçlerden geçer.

Ziya Paşa’ya göre “şairriyet’in ikinci şartı “tahsil-i maarif-i fazilet’tir.
Sânî-i şurut-ı şairriyet
Tahsîl-i maarif ü fazilet (Göçgün, 2001, s. 55)
“Tahsil” ile şairlik arasında bağ kuran şair, bu anlayışla Fuzûli’nin “İlimsizşiir, temelsiz duvara benzer.” Düşüncesine bağlandığını düşünüyorum. Zaten yukarıdaki beyitten sonraki beyit bunu açıkça gösterir:

İlm olmasa şair olmaz insan
Dilsiz söze kâdir olmaz insan (Göçgün, 2001, s. 56)
Paşa’ya göre şair adayı bedî, beyân gibi divan edebiyatı estetiğinin kurallarını bilmeli, Arap şiirini ve dilbilgisi kurallarını öğrenmelidir:
Sa’y eyle ulûma mukdım-âne
Ez-cümle bedî ile beyâne

Şi’r-î Arab’a tesassül eyle
Nahu ü lügata tesaggul eyle (Göçgün, 2001, s. 56)
“Sâye sü mihr” bir araya gelse “cehl il şi’r ‘in bir arada olamayacağını belirten Paşa, cahil bir şairim sözünde kuvvetin bulunmayacağını belirterek ilim öğrenmeyen bir şairin şiirinde güzel sözler olsa da cahilliğinden dolayı başının belaya gireceğini söyler:
Olsa ne kadar kasî tabiat
Yokdur câhil sözünde kuvvet

Pek tab’ına itimad edenler
Bulsa dahi bazı hoş suhenler

Bilmezlik ile düşer hatâya
Uğrar başı cehl ile belâya (Göçgün, 2001, s. 56)
Şair, içindeki sırları hazine zanneder ve “ekmekçi telaşıyla” mazmun üretmeye kalkar:
Olmaz harem-i derûnda makrûn
Ekmekçi telaşı ile mazmun (Göçgün, 2001, s. 56)
İlimle arası iyi olmayan şairler henüz olmayan olgunlaşmadan şairlik iddiasına başlarlarsa ancak onu, kendine denk bir iki cahil insan dinler:
Vardır nice had- parsend nâdân
Kendin sanır efdâl-ı suhendân

Toplar başına bir iki câhil
Efkârda kendine mümâsil (Göçgün, 2001, s. 57)
İlim öğrenmenin bir başka cephesi daha vardır ki o da şairin yabancı dil bilmesinin gerekliliğidir. Avrupa lisanı bilmek, böylece oradaki bilime ve gelişmelere “yabancı olmamak” bu yolla taassubu terk etmek gerekir. Bütün bunların sonucunda ancak “tam şair”olunur.
İster isen anlamak cihanı
Öğrenmeli Avrupa lisanı

Etmiş orada fünûn terakki
Tahsilden eyleme tevakki

Bilmek gerek andaki fünûnu
Terk eyle taassub u cünunu
Ansız kişi tam şair olmaz
Bir kimse lisanla kâfir olmaz (Göçgün, 2001, s. 57)
İlimle şiir arasında kurduğu koşutluk önemlidir, ancak Avrupa’nın ilmini ve dilini öğrendikten sonra “mukallid olmamak, milliyetini tahkir etmemek gerektiğini de ekler.
Taklid ile aslını unutma
Milliyetini hakir tutma

Bilmem ki neden her işde mutlak
Avrupalıya mukallid olmak (Göçgün, 2001, s. 58)
Ziya Paşa, şiir yazmanın, şairliğin iki önemli şartı olduğunu söylerken aslında kendi şairlik serüvenini de hatırlatır bizlere. Başta onun şiiri ve şairliği öğrenme sürecinden bahsederken bu durumu da gözler önüne sermek istedim. “Meşrût u Ahvâl-i Şairî” bu şairin bugün bile bilmesi gereken hususları anlatır.

Yazar:Serpil Altunyay

 

Editör : Suna Korkmaz

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This div height required for enabling the sticky sidebar
Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views :