Biyotik Kommünite Nedir?

Populasyonlar, predatör, av, mutualistler ya da nişleri çakışan türler olarak, tek ya da çiftler halinde ele alınmaktadır. Çevre ise, karşısında çeşitli türler arası ve tür içi ilişkilerin cereyan ettiği, az ya da çok durgun bir arka perde gibi görülmektedir. Bazı durumlarda, bu dar bakış, doğru olabilir. Oysa, daha geniş açıdan bakıldığında, bir türün genellikle, bazı türlerle ilişkide olduğunu, çok daha fazlası tarafından da dolaylı olarak etkilendiğini kabul etmeliyiz.
Ayrıca, çevre statik değildir, habitatlar devamlı, bazen bir gecede bile değişebilir ve sonuç olarak, çok farklı seleksiyon baskıları ortaya çıkar. Bu bölümde, bu karmaşık ilişkilerin populasyonların biyolojilerini nasıl etkilediklerini inceleyeceğiz. Bazı kaynakları paylaşan, bazıları için rekabet eden, aynı alanı işgal eden bitki, hayvan ve diğer türlerin oluşturduğu biyotik kommünitenin üyeleri arasındaki ilişkilerle başlayacağız. Biyotik kommüniteler, kendilerine özgü yapı ve fonksiyonel ilişkileri olan, yaşam birimleri olarak düşünülebilir.
Bu kommünitelerin, ve hangi yollarla çevresel değişikliklere nasıl yanıt verdikleri üzerinde duracağız.

Baskınlık, Çeşitlilik ve Kommünite Kararlılığı

Kommüniteyi oluşturan türler, rekabet, predasyon, mutualizm ve benzeri gibi iyi, ya da kötü çok çeşitli yollarla birbirlerini etkilerler. Belirli olmayan uzak tür ilişkileri de bir kommünite için çok önemli olabilir. Washington Universitesinden R.T. Paine tarafından, Mukkaw körfezinde, 15 tür deniz omurgasızından oluşan bir kıyı kommünitesi üzerinde yapılan çalışmayı ele alalım. Bu kommünitede en üst predatör bir deniz yıldızı, Pisaster ochraceus’ dur. Paine, denizyıldızını bir alandan çıkarıp, diğerinde bıraktığında, birinci alandaki tür çeşitliliğinde çok temel değişiklikler meydana gelmiş, 15 türden yalnız 8’i kalmıştır. Rekabet eden midye türünden biri, yapışacağı bölge denizyıldızı tarafından diğer organizmalardan temizlenmediğinden ve kalan alan için diğer midye türü daha iyi rekabet etmiş olduğundan, elimine olmuştur. Sünger ve predatörü de, denizyıldızının üzerlerindeki dolaylı etkisi yüzünden yok olmuşlardır.
Bir kommüniteden istenmeyen türleri uzaklaştırma çabaları, genellikle diğer organizmalarla olan gizlenmiş bağlantıları ortaya çıkarır ve kommünite kararlılığının dayandığı kompleks ilişkileri çarpıcı bir biçimde gösterir. ilginç bir örnek, bazı alanlarda popülasyonun %90’ını n hastalıktan zarar gördüğü, Malezya Borneo’da, malarya vektörü sivrisinekleri yok etmek için Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından düzenlenen bir kampanyadır. Sivrisinek kontrolü, kasabadaki kulübelerin içlerine, iki güçlü insektisit olan DDT ve Dieldrin pilskürtülerek başarılmış ve malaria gerçekten yok edilmiştir. Fakat, kısa bir süre sonra kasabalılar, kulübelerinin sazdan yapılmış çatılarının çürümeye ve çökmeye başladığını farketmişlerdir. Araştırmalar, sadece DDT ile ilaçlanmış kulübelerde görülen bozulmaya, normal olarak saz damlarda küçük sayılarda yaşayan bir güve larvasının neden olduğunu göstermiştir. Sazları yiyen güve larvaları, DDT püskürtülmüş besinden kaçabilirken, güvelerin doğal düşmanları olan parazitik arılar DDT’ye çok duyarlı idi. Sonuçta, sazları yiyen larva popülasyonunda önemli bir artış ortaya çıkmıştı.
Binlerce çatının yıkılması yeterince trajikti; fakat potansiyel olarak daha ciddi yan etkiler de söz konusu idi. Hamamböcekleri ve küçük ev kertenkelesi geko, kasabadaki kulübelerin normal sakinleri idi. DDT bulaşmış hamamböcekleri, kertenkele tarafından, onlar da ev kedileri tarafından yeniyordu. Kediler, insektisit birikiminden zehirlenerek, öldüler. Ardından leptospirosis, tifus ve veba gibi hastalıkların potansiyel taşıyıcısı olan sıçan populasyonunda patlama meydana geldi. WHO ve İngiliz Hava Kuvvetleri tarafından, kedi popülasyonunu restore etmek için kasabaya paraşütle kedilerin indirildiği operasyonlar gerçekleştirildi. Kedi populasyonunun yenilenmesi ile sıçanlar ve bunların neden oldukları ciddi hastalıkların tehlikesi yatıştırıldı.
İstenmeyen sonuçlar, çok yaygın olsa da, kontrol çalışmaları her zaman böyle komplikasyonlar yaratmaz. Çevrede hızla parçalanan ve toksisiteleri daha seçici olan insektisitler geliştirilmiş olup, bunlar biyolojik kommüniteler için daha az yıkıcıdırlar. Bununla birlikte, zararlıların doğal predatör, parazit ve patojenlerini kullanmak yoluyla yapılan biyolojik kontrol daha fazla tercih edilmektedir.
Ekologlar, Mukkaw Körfezinde denizyıldızı, ya da Borneo’daki parazitik yaban arıları gibi kommünitede bir ya da iki tür tarafından oynanan can alıcı rolü göz önünde bulundurarak, her bir türün önem değerini tayin etmek istemişlerdir. Böyle bir yöntem insan müdahalesinin ne gibi çevresel etkileri olabileceğini önceden kestirmemize yardımcı olabilir. Fakat, burada “önem” kavramı nasıl değerlendirilecektir?
Eğer, üzerinde durulacak olan yoğunluk ise, en büyük önem, en yoğun türe verilecektir. Oysa, bir ormanda en yoğun bitki türü, büyük ağaçların altında yetişen küçük çahlar olabilir. Tüm kommünitenin yapısı değerlendirildiğinde, çahlar değil, büyük ağaçlar açıkça baskın türlerdir. Bir sonraki bölümde göreceğimiz gibi, alternatif yöntem, verimliliğin vurgulanmasıdır, bu kommünitedeki enerji ve madde akışında türlerin konumunu değerlendirmede daha iyi bir ölçü gibi görülmektedir. Fakat bu yaklaşım da daha önce değinilen denizyıldızı ya da parazitik yaban arıları gibi predatörlerin oynadığı düzenleyici rolü yeterince ortaya koyamamıştır. Sayıca nisbeten az olsalar da, bu organizmalar kommünitelerinin anahtar üyeleridir ve uzaklaştırılmaları genel kommünite değişiklikleriyle sonuçlanır. Bu nedenle bir kommünitede “önem”, yoğunluk, verimlilik ve diğer türler üzerinde bireysel etkinin kombinasyonlarının bir sonucu olarak ele alınmalıdır.
Her iki örnekte de, tek bir türün uzaklaştırılması büyük kommünite karışıklıklarına neden olmuştur. Geçmişte, pek çok ekolog daha fazla türün ve bu nedenle daha fazla alternatif ilişkinin bulunduğu karmaşık kommünitelerde daha büyük bir kararlılık olabileceğini kabul etmekteydi. Örneğin böyle bir kommünitede, predatör türlerin avlana cak pek çok türü vardır ve birinden diğerine geçebildiklerinden, bunlardan herhangi birindeki bolluk değişimlerine daha az duyarlı oldukları düşünülmüştür. Aynı şekilde, av, birkaç farklı predatörün hedefi olabilir, böylece yoğunluk düzenlenmesi tek bir predatöre bağımlı değildir.
Bununla birlikte, Princeton Üniversitesi’nden Robert M. May’ın öncülüğünü yaptığı teorik çalışmalar, tam tersi bir eğilimi göstermektedir: Kuramsal bir kommüniteye türler eklendikçe, kararlı gruplaşmalar giderek seyrekleşir. Bunun ötesinde, yeryüzünün en kompleks ve en zengin kommüniteleri olan tropikal kommünitelerin, ılıman zon kommünitelere kıyasla, daha çabuk toparlanamadığı ortaya çıkmaktadır.
Bugün, ekologların çoğu, artan tür çeşitliliği ve ilişkilerin karmaşıklığının, kommünite stabilitesini artırdığı görüşünü reddetmektedirler. Basit bir kommünitenin bir müdahaleye yanıtı , daha ani ve şiddetli olabilir; fakat böyle bir kommünite kendini daha çabuk toparlayabilir. Buna karşıt olarak, kompleks kommünite, bozulmalara bazen daha az çarpıcı yanıtlar verebilir; fakat, içindeki karşılıklı ilişkilerin çok olması nedeniyle, etkiler, çok sayıda küçük, ama önemli bozukluklara neden olarak, uzun bir süre dalgalanmaya devam edebilir.
Öyleyse hangi kommünite daha kararlıdır? Şiddetli yanıt veren; fakat çabuk kendine gelen basit kommüniteler mi, yoksa daha az şiddetli yanıt veren; fakat etkilerin uzun dönem boyunca devam ettiği daha kompleks kommüniteler mi? Yanıt, kuşkusuz, kararlılığın nasıl tanımlandığına bağlıdır. Hatırlanması gereken nokta, tür çeşitliliğinin ve kommünite kompleksliğinin, doğrudan ve basit bir şekilde olmasa da, kommünitenin müdahaleye tepki verme şeklini etkileyecek olmasıdır.
Burada değinilmesi gereken diğer konu, fiziksel çevrenin karmaşıklığıdır. Rekabet eden ya da av-avcı sistemlerindeki türlerin basit laboratuvar kültürlerinde, Paramecium ve un böceklerinde gördüğümüz gibi, daima türlerden birinin yok olması söz konusuydu. Fakat, eğer kültürdeki fiziksel ortam daha çeşitlendirilmiş olsaydı, basit laboratuvar sistemlerindeki ani dalganmalar azaltılabilecek ve yok olma süresiz olarak ertelenebilecekti. Bu şekilde, ortamın yapısal çeşitliliğinin kommünite kararlılığını kolaylaştırdığı görülmektedir.
Biyolojik kommünitelerde insan müdahalesi çoğunlukla, hem tür çeşitliliğini, hem de yapısal karmaşıklığı azaltıcı bir etkiye sahiptir. Sonuç, kommüniteyi değişen koşullara yanıtta aşırı dalgalanmalardan uzak tutmaktır. En önemli örnek, geniş alanlarda sistematik olarak diğer tüm bitkiler dışlanırken, tek bir bitkinin ekimi olan monokültürler ile modern tarımın yarattığı oldukça yapay kommünitelerdir. Çok kararsız olan bu kommüniteler, sürekli itina ile böcek ve akar enfeksiyonlarının, salgın hastalıkların ortadan kaldırılması, toprak verimliliğinin sürdürülmesi, yabani otların temizlenmesi için çok enerji harcamak suretiyle sürdürülebilir. Denemelere göre, çok türlü tarım alanları, zararlı ve hastalıklara karşı büyük dirence sahiptirler. Fakat böyle kültür bitkilerinin dikilmesi ve hasatı için geleneksel tarım makinalarının kullanımı zor ve pahalı olduğundan geniş ölçekli tarım uygulamalarında henüz pratik değildir.
Çevre kirliliği, monokültür tarıma kıyasla kommünite basitleştirmesinde daha az etkili olsa da, tür çeşitliliğini azaltır ve böylelikle besin zincirini kısaltarak kommünite kararsızlığını artırır. Üst predatörler genellikle, ortadan kalkan ilk türdür. Predatörlerin gitmesi ile, bir ya da daha fazla av türü kontrolsüz biçimde ürer ve habitattaki bozulmayı amirin Böylece habitatı diğer türler için uygunsuz, hatta bazen aşırı üreyen türün kendisini sürdürmesi için bile yetersiz hale getirir.

Kaynakça:
https://www.sciencedirect.com

Yazar: Taner Tunç

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This div height required for enabling the sticky sidebar
Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views :