Çiçek Hastalığı Nedir?

Biz insanlar kazara yeni virüslerin çıkmasına yol açmakta çok iyiyizdir. Bu virüs, ya bir domuz çiftliğinde ortaya çıkmış yeni bir grip virüsü ya da parçalanmış şempanzelerin virüslerinden evrimleşen HIV’dir. İyi olmadığımız şey ise onlardan kurtulmaktır.
Yok etmede kullandığımız bütün aşılara, virüs önleyici (antiviral) ilaçlara ve halk sağlığı stratejilerine rağmen virüsler hala yok olmaktan kurtulmayı başarmaktadırlar. Virüslerin üstesinden gelebilmek için yapacağımız en iyi şey genellikle, virüslerin sebep olduğu zararı azaltmaktır. Örneğin HIV enfeksiyonları Birleşik Devletler’de azalmaktadır, fakat hala her yıl elli bin Amerikalı HIV virüsünü kapmaktadır. Aşı programları bazı virüslerin, bazı ülkelerde kökünü kurutmaktadır, ama bu virüsler dünyanın diğer bölümlerinde ortaya çıkmayı başarmaktadırlar. Gerçekte, modern tıp, yalnızca, insan virüsünün bir tek türünü doğadan tamamen yok etmeyi başarmıştır. Bu da, çiçek hastalığına sebep olan virüstür. Son üç bin yıldan fazladır, çiçek hastalığı, dünya üzerindeki diğer herhangi bir hastalığın öldürdüğünden daha fazla insan öldürmüş olabilir. Eski doktorlar, çiçek hastalığının tamamı ile farkındaydılar, çünkü hastalığın semptomları oldukça net ve belirgindi. Bir kurban, virüs hava yoluna girdiğinde hasta oluyordu. Bir hafta sonra ya da daha fazla bir sürede, hastalık soğuk algınlığına, yüksek ateşe ve kıvrandıran ağrılara sebep oluyordu. Ateş birkaç gün sonra düşüyordu ama virüs kaybolmuyordu. Önce ağız içinde, daha sonra yüzde ve · sonra da vücudun geri kalanında kırmızı benekler gelişiyordu. Benekler iltihapla doluyor ve bıçak gibi bir ağrıya sebep oluyordu. Çiçek hastalığına yakalanmış insanların yaklaşık üçte biri sonunda ölüyordu. Hayatta kalanlarda ise, sonradan derin ve kalıcı izler bırakan bu iltihaplı beneklerin üstü kabuk bağlıyordu.
Çiçek hastalığı, aşağı yukarı üç bin beş yüz yıl önce, insanlık üzerindeki kayıtlara geçen ilk işaretini bıraktı: Eski Mısır’dan üç mumyaya, iltihaplı kabarcıklar yayıldı. Eski dünyadaki, Çin’den Hindistan’a, Hindistan’dan eski Yunanistan’a kadarki en eski medeniyet merkezlerinin çoğu virüsün gazabına uğradılar.
İsa’dan önce 430 yılında, çiçek hastalığı salgını Atina ordusunun dörtte birini ve şehir nüfusunun büyük bir bölümünü öldürerek Atina şehrini bir uçtan bir uca taradı. Orta Çağlarda, Orta Doğu’dan dönen haçlılar çiçek hastalığını Avrupa’ya getirdiler. Her seferinde virüs, savunmasız yeni bir toplulukta ortaya çıktı ve etkileri yıkıcı oldu. 1241 yılında, virüs yetmiş bin sakininden yirmi binini anında öldürdüğü İzlanda adasına sıçradı. Şehirlerin büyüyüp, potansiyel bir ev sahibi çokluğuna yol açmasıyla birlikte, çiçek hastalığı da eski dünyaya iyice yerleşti. 1400 ve 1800 yılları arasında, çiçek hastalığı, sadece Avrupa’da, her yüzyılda tahmini beş yüz milyon insanı öldürdü. Hastalığın kurbanları arasında, Rusya Çarı 2. Peter, İngiltere Kraliçesi 2. Mary ve Avusturya imparatoru 1. Joseph gibi hükümdarlar da vardı.
Colombus’un yeni Dünya’ya gelişine kadar, Amerikan Yerlileri virüse maruz kalmadılar. Avrupalılar, farkında olmadan, yanlarında, istilacılara, rakiplerine karşı acımasız bir avantaj sağlayan, biyolojik bir silah getirdiler. Çiçek hastalığına karşı hiçbir bağışıklıkları olmayan Amerikan Yerlileri, virüse maruz kaldıklarında yığınlar halinde öldü. Orta Amerika’da, yerli nüfusun yüzde doksanından fazlasının, 1500’lü yılların başında İspanyol fetihçilerin kıtaya varışından sonraki yıllarda ölmüş olduğuna inanılıyor.
Çiçek hastalığının yayılmasını önlemenin ilk etkili yolu muhtemelen İsa’dan sonra 900’lü yıllarda ortaya çıktı. Bir doktor, çiçek hastalığına yakalanmış bir kurbandaki kabuğu ovarak, sağlıklı bir insan derisindeki çiziğe sürdü. (Bazen, ovdukları kabukları, içe çekilen toz gibi de uyguladılar). Bu işlemin adlandırıldığı şekliyle aşılama, genellikle, aşılanmış kolda şekillenen sadece bir tek iltihaplı kabarcığa neden oldu. Kabarcık bir kez kabuk bağladığında da, aşılanmış kişi çiçek hastalığına bağışıklık kazanmış oldu.
En azından düşünce buydu. Aşılama oldukça sık bir şekilde, çok daha fazla kabarcığı harekete geçirdi ve vakaların yüzde ikisinde insanlar öldü. Yine de, yüzde ikilik risk, çiçek hastalığının tam gelişmiş halinin sebep olduğu yüzde otuzluk ölme riskinden daha etkileyiciydi. Aşılama, 1600’lü yıllarda İstanbul’a gelene kadar, tüm ticaret yolları boyunca batıya ilerleyerek bütün Asya’ya yayıldı. Başarı haberi Avrupa’ya ulaşırken, oradaki doktorlar da aşılamayı uygulamaya başladı. Uygulama, bu korkutucu çiçek hastalığına kimin karşı koyacağına sadece tanrının karar vermesi gerektiğini söyleyen dini itirazları harekete geçirdi. Bu şüphelere karşı koymak için doktorlar, halka yönelik deneyler düzenlediler. Bostanlu bir doktor olan Zabdiel Boylston, 1721 yılında bir çiçek hastalığı salgını sırasında, herkesin gözü önünde yüzlerce insanı aşıladı: bu aşılanmış insanlar salgına, deneyin bir parçası olmamış insanlardan daha büyük oranlarda direndiler.
O zamanlar hiç kimse, aşının neden işe yaradığını bilmiyordu, çünkü kimse virüslerin ne olduğunu ya da bağışıklık sistemimizin onlarla nasıl savaştığını bilmiyordu. Çiçek hastalığı tedavisi, asıl olarak deneme ve yanılma yoluyla ilerledi. 1700’lü yılların sonunda, İngiliz doktor Edward Jenner, sütçü kızların çiçek hastalığına hiç yakalanmadığıyla ilgili duyduğu hikayelere dayanarak güvenli bir çiçek hastalığı aşısı icat etti. İnekler, çiçek hastalığının yakın akrabası olan sığır çiçeği hastalığına yakalanabiliyorlardı ve bu yüzden Jenner de hastalığın biraz koruma sağlayıp sağlamadığını merak etti. Sarah Nelmes adlı bir sütçü kızın elinden cerahat aldı ve onu bir çocuğun koluna aşıladı. Çocuk, birkaç küçük kabarcık dışında hastalığın başka hiçbir belirtisini göstermedi. Altı hafta sonra, Jenner çocuğu aşıladı, diğer bir deyişle çocuğu sığır çiçeği hastalığından ziyade, çiçek hastalığına maruz bıraktı. Çocuk hiçbir biçimde kabarcık çıkarmadı. Jenner, 1798’de, çiçek hastalığını önlemek için bulduğu bu yeni ve daha güvenli yolu belgeleyen bir kitapçık çıkardı. Edward Jenner bulduğu şeyi, sığır çiçeği hastalığının Latince adı Variole Vaccinae’ nin ardından, “aşı” olarak adlandırdı. Üç yıl içinde, İngiltere’de yüz binden fazla insan çiçek hastalığına karşı aşılanmıştı ve aşılar dünya çapında yayıldı. Daha sonraki yıllarda, diğer bilim insanları, Jenner’in tekniklerini ödünç aldılar ve diğer virüsler için de aşılar buldular. Sütçü kızlarda ilgili söylenti, bir sağlık devrimine dönüşmüştü.
Aşılar popüler hale gelirken, doktorlar artan talebe yetişmeye çalışıyorlardı. Önceleri, aşılanmış kollarda ortaya çıkan kabukları kopardılar ve sonra da onları diğerlerini aşılamak için kullandılar. Fakat sığır çiçeği hastalığı doğal bir şekilde bir tek Avrupa’da ortaya çıktığından, dünyanın diğer bölgelerindeki insanlar bu virüsü kendilerine kolaylıkla temin edemediler. 1803’de; İspanya Kralı Carlos, radikal bir çözüm üretti: Aşının Güney ve kuzey Amerika’yla Asya’ya sevki. Yirmi kimsesiz çocuğu İspanya’dan bir gemiye bindirdiler. Kimsesiz çocuklardan biri, gemi denize açılmadan önce aşılanmıştı. Sekiz gün sonra, çocuk önce kabarcıklar çıkardı ve sonra da bunlar kabuk bağladı. Bu kabuklar bir başka kimsesiz çocuğu aşılamak için kullanıldı ve bu bir aşı zinciri oluşturana kadar devam etti. Gemi, bir limandan bir limana geçerken, bölge halkını aşılamak için, kabukları bıraktı.
Doktorlar, çiçek hastalığı aşılarını yaymanın daha iyi bir yolunu bulmak için 1800’lü yıllar boyunca uğraştı. Bazıları, dana sürülerini, onlara tekrar tekrar sığır çiçeği virüsünü bulaştırarak, aşı fabrikasına dönüştürdüler. Bazıları, kabukları gliserin gibi sıvılarda muhafaza ederek deneye tabi tuttular. Bu, bilim insanları sonunda, endüstriyel ölçekte üretimi yapılabilen ve dünyanın her yerine sevk edilebilen bir aşı geliştirmeyi mümkün kılan suçiçeği ve sığır çiçeğinin yapısını (onların virüs oldukları gerçeğini) çözene kadar sürdü.
Aşılar yaygınlaşır yaygınlaşmaz, suçiçeği insanlık üzerindeki hakimiyetini kaybetmeye başladı. 1900’lü yılların ilk dönemleri boyunca ülkeler, ardı ardına, sınırları içindeki artık son suçiçeği vakalarını kayıt altına alıyorlardı. 1959 yılı gibi, suçiçeği Avrupa, Sovyetler Birliği ve Kuzey Amerika’yı terk etti.
Yeri geldikçe, yetersiz sağlık sistemi olan tropikal ülkelerin belası oldu. Fakat hastalık o kadar geri püskürtüldü ki bazı halk sağlığı çalışanları, cesur bir hedef planlamaya başladılar: çiçek hastalığını Gezegen üzerinden tamamiyle silmek. Çiçek hastalığını yok etmenin savunucuları, davalarını, virüsün biyolojisi üzerine oturttular. Çiçek hastalığı hayvanlara değil, yalnızca insanlara bulaşır. Bütün insan nüfusundan yok edildiğinde, virüsün, biz insanlara hastalığı tekrar bulaştırmayı beklemek için, domuzlarda ya da ördeklerde gizlenmesinden endişe duymamıza gerek olmayacak. Dahası, çiçek hastalığı, belirgin bir hastalıktır. Tanınması yıllar alan HIV gibi bir virüsün tersine, çiçek hastalığı, yalnızca birkaç gün içerisinde o korkunç varlığını açığa çıkarır. Halk sağlığı çalışanları salgınları belirleyebilir ve büyük bir hassasiyetle salgınların izini sürebilirler. Buna rağmen çiçek hastalığını ortadan kaldırma fikri yoğun bir şüphecilikle karşılaştı. Her şey tam olarak plana göre gidecek olsa bile, yok etme projesi, eğitimli çalışanların yüzlercesinin yıllar sürecek emeğini, birçok tehlikeli, uzak bölgede uğraşa neden olacak dünyanın büyük bölümüne erişimini gerektirecekti. Halk sağlığı çalışanları malarya gibi hastalıkları yok etmeye çalışmış ve başarısızlığa uğramıştı. Fakat bununla birlikte şüpheciler, tartışmayı kaybettiler ve 1965’te Dünya Sağlık Örgütü, Yoğunlaştırılmış Çiçek Hastalığı Yok Etme Programını başlattı. Yok etme girişimi, birçok açıdan daha önceki kampanyalardan farklıydı. Bu girişim, çiçek aşısını olağan şırıngalardan çok daha etkin bir şekilde dağıtan çatal şekilli yeni bir iğne üzerine odaklandı. Sonuç olarak aşı teminleri, öncekinden çok daha fazla genişletilebildi. Ayrıca halk sağlığı çalışanları, aşıların uygulanması için akıllı yeni stratejiler planladılar. Tüm ülkeleri aşılamaya çalışmak, yok etme projesine ulaşmanın ötesinde bir şeydi. Halk sağlığı çalışanları bunun yerine, salgınları belirlediler ve onları bitirmek için hızlıca harekete geçtiler. Kurbanları karantinaya aldılar ve çevre köy ve kasabalardaki insanları aşıladılar. Çiçek hastalığı bir orman yangını gibi yayılabilir ve kısa sürede aşının yangın önleme şeridine takılabilir ve ölebilir.
Virüs, 1977’de Etiyopya’da son vaka kaydedilene kadar salgın geri püskürtüldü. Dünya artık çiçek hastalığından kurtulmuştu. Yok etme kampanyası büyük bir başarıydı ancak, çiçek hastalığı virüsü tamamen yok olmamıştı. Bilim insanları, incelemek için laboratuarlarında bu virüsün stokunu oluşturmuşlardı. WHO8 tüm stokları toplamış ve biri Sovyetler Birliğinde bulunan Novosibirsk’in Sibirya şehrinde, diğeri Georgia eyaletinin Atlanta şehrinde bulunan Birleşik Devletler Hastalık Kontrol ve Engelleme Merkezlerindeki onaylı iki laboratuarda biriktirmişlerdi. Çiçek hastalığı uzmanları iki laboratuvardaki stokları henüz inceleyebildiler ama bunu sıkı düzenlemeler altında yapabildiler. Çoğu uzman, çok geçmeden çiçek hastalığının bu iki koleksiyonunun da yok olacağını ve çiçek hastalığı virüsü soyunun ortadan tamamen kalkacağını varsaydılar. Bununla birlikte, varsayımlar, dünyada gerçekte daha fazla çiçek hastalığı virüsü olabileceğiyle sonlandı. 1990’larda, Sovyet sığınmacılar, devletlerinin aslında, füzelere yüklenebilecek ve düşman hedeflere fırlatılabilecek silah haline getirilmiş çiçek hastalığı virüsünü üretmek için laboratuarlar kurmuş olduklarını açıkladılar. Sovyetler Birliği hükümetinin düşmesinden sonra, laboratuarlar boşaltıldı. Hiç kimse, çiçek hastalığının virüs stoklarına kesin olarak ne olduğunu bilmiyor. Biz, eski Sovyet virüs bilimcilerinin bu çiçek hastalığı virüs stoklarını, diğer devletlere ya da terörist örgüdere bile satmış olabileceklerinin korkunç ihtimaliyle baş başa kaldık.
Bu ithamlar ortaya çıktığında, bazı bilim insanları ve devlet yetkilileri araştırma stoklarının korunması gerektiğine karar verdiler. Bilim insanları biyolojik refahın düzenlenmesine yardım etmek için onları inceleyebildi. Çiçek hastalığını hala anlamayan birçok bilim insanı var. Son yıllarda bilim insanları, çiçek hastalığının, bağışıklık sistemiyle mücadele etmek için kullandığı stratejileri çözmeye çalışıyor. Bilim insanları, çiçek hastalığı virüsünün görevlendirdiği bir silah cephaneliği buldular.
Örneğin, çiçek hastalığının proteinleri, bağışıklık hücrelerinin bir karşı saldırıyı harekete geçirmek için birbirlerine gönderdikleri sinyalleri kırabilirler. Bilim insanları, çiçek hastalığının neden bu kadar ölümcül olduğunu henüz çözebilmiş değiller. Bazı araştırmacılar, virüsün, bağışıklık sisteminin virüsten çok, kurbanın kendi bedenine saldrmasına sebep olduğunu tartışmaktadırlar. Fakat bu sadece test edilmesi gereken bir hipotezdir. Bunun gibi bilinmeyenleri çözmek, muhtemelen çok daha iyi aşılara ve hatta çiçek hastalığı enfeksiyonlarına ya da insanlar için eşit derecede ölümcül olan tehlikeli virüslere karşı etkili olabilen antiviral ilaçların bulunmasına yol açabilir.
2010’da, WHO, Birleşik Devletler ve Rusya’da kalan ve resmi olarak beyan edilmiş bulunan iki stokun, sonuç olarak ortadan kaldırılıp kaldırılmayacağı tartışmasını tekrar açtı. Fakat tartışma şu an, önceki nesil çiçek hastalığı savaşçılarının hiç hayal edemediği bir şekil aldı. Bugün bilim insanları, çiçek hastalığı virüsünün genetik dizilimini tam olarak biliyorlar. Ve bilim insanları, bir çizikten çiçek hastalığı genomunu sentezleyecek düzeyde teknolojiye sahipler. Virüsleri sentezlemek bilim kurgu işi değildir; bilim insanları zaten, çocuk felci ve 1918’in ölümcül gribi gibi diğer virüslerin genetik malzemesini üretiyorlar ve tam gelişmiş virüsleri oluşturmak için de onu kullanıyorlar.
Herhangi birinin, çiçek hastalığını tekrar diriltmek için çabaladığına dair hiçbir kanıt yoktur ama aynı şekilde, bunu yapmanın imkansız olduğuna dair bir kanıt da yoktur. Üç yüz elli yıl çiçek hastalığından muzdarip olduktan ve üzerine kafa yorduktan sonra, sonunda onu çözdük. Buna rağmen, çiçek hastalığını anlamakla, onun insanlar için bir tehdit oluşturmasının bütünüyle asla ortadan kaldırılamayacağını da kesinleştirdik. Bizim bilgimiz, virüse, kendi türünün ölümsüzlüğünü söyler.

Kaynakça:
https://www.sciencedirect.com

Yazar: Taner Tunç

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This div height required for enabling the sticky sidebar
Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views :