HIV Virüsünün Kökeni

Bilim insanları HIV virüsünün kökenini belirlemek için farklı insanlardan aldıkları HIV genlerini sıralamaya başladılar. Onlar sadece Amerika Birleşik Devletleri’nden değil, aynı zamanda HIV’in yayılmaya başladığı dünyanın başka ülkelerinden aldıkları HIV’i de incelediler. HIV’in her türünün bilinen bir soydan çıkan bir kol olduğu evrimsel ağaçlar çizdiler. Araştırmacılar bir tane değil ama iki tane HIV çeşidi olduğunu buldular. HIV vakalarının büyük çoğunluğuna HIV-1 adı verilen bir tür, geri kalan vakalara ise HIV-2 adındaki virüsün farklı bir türü sebep olmuştu. HIV’in iki türü, ortaya çıkardıkları belirtileri de kapsayan birçok bulguyla birbirlerinden ayırt edilebildiler: HIV-2 HIV-l’den çok daha az bulaşıcıydı.
Bilim insanlar, HIV’in, lentivirüs olarak bilinen, yavaş büyüyen büyük bir retrovirüs grubuna ait olduğunu buldular. 1991’de New York Üniversitesi’nden Preston Marx ve çalışma arkadaşları, HIV-2’nin, kül renkli mangabeyler olarak bilinen Afrikalı bir maymun cinsine virüs bulaştıran lentivirüslerle yakından bağlantılı olduğunu buldular. HIV-2’nin en çok görüldüğü yer olan Batı Afrika’da bazı insanlar maymunları evcil hayvan olarak besler; diğerleri de onları yerler. Virüs bulaşmış mangabeyler, bir ısırıkla lentivirüslerini insanlara geçirmiş olabilirler.

AIDS vakalarının büyük bölümüne neden olan HIV-1 türünün kökenlerini saptamak bilim insanlarının uzun zamanını aldı. Bunun sebebi, HIV- l ‘in en yakın akrabalarının, incelemesi oldukça zor olan primatlarda yaşamış olmasıdır: Şempanzeler.
Diğerlerine oranla esaret altında yaşayan yalnızca birkaç şempanze vardır ve doğada yaşayan şempanzelerden kan örnekleri almaya çalışmak da son derece zor bir iş olabilir. Onlar, yakalanması zor, güçlü hayvanlardır ve ayrıca elinde iğne olan insanlara da bayılmazlar. Bilim insanları, şempanzelerde HIV’i aramak için, dışkılarındaki virüsleri araştırmak gibi, yeni yollar bulmak zorunda kaldılar. Bilim insanları, şempanzelerden alınan lentivirüsler gibi virüsleri toplayarak, yavaş yavaş HIV-ı’in bir koleksiyonunu oluşturdular. Bilim insanları virüsleri birbirleriyle karşılaştırdıklarında, HIV-1’in bazı türlerinin, diğer HIV- ı türleriyle bağlantılı olan belli şempanze virüsleriyle çok yakından ilişkili olduğunu buldular. Viral ağacın dalları, gerçekte HIV- 1’in, birçok kereler, şempanze virüslerinden evrimleştiğini gösterir.
Peki, bu evrimleşme ne zaman gerçekleşti? Bazı bilim insanları, HIV’in keşfedilmesinden önce gizemli bir şekilde ölmüş hastalara bakarak bu soruya bir cevap bulmaya çalıştılar. Örneğin ı 988’de, araştırmacılar, ı 976’da ölen Arvid Noe adındaki Norveçli bir denizcinin dokularında HIV buldular. HIV tarihinde geriye doğru gitmek neredeyse imkansızdı, çünkü HIV’in ilk kurbanlarının çoğu fakir ülkelerde yaşıyorlardı ve pnomositis pnomonia gibi alışılmadık hastalıkları tanımlayabilecek ayrıntılı tıbbi testlerin hiçbiri yapılmadan ölmüşlerdi.
Yaşayan insanlarda çoğalan virüslerin, HIV kökenine dair bazı güçlü ipuçları verdiği sonucu çıktı. Los Alamos Ulusal Laboratuarındaki bilim insanları, 1990’lara doğru, binlerce hastadan alınan HIV genetik dizilimlerinin bir veri tabanını oluşturdular. Daha sonra, bu virüsleri kıyaslamak için süper bilgisayarlar kullanıp, ortak atalarından ayrıldıklarından beri virüslerin hangi mutasyonları toplamış olduklarını hesap edebildiler. Araştırmacılar, bu mutasyonlardan yola çıkararak, HIV’in mutasyonları, yavaş yavaş, düzenli sayılacak bir hızda yakaladığını buldular. Diğer bir deyişle, mutasyonlar, bir kum saatindeki kum gibi üst üste yığılıp biriktiler. Bilim insanları, kumun ne kadar yükseklikte olduğunu ölçerek ne kadar süre geçmiş olduğunu tahmin edebildiler. HIV-1’in ortak atasının 1933’de ortaya çıktığını tahmin ettiler.
Bu tahmin, Orta Afrika’daki Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin başkenti Kinshasa’daki hastanelerde depolanan dokularda korunmuş HIV’in keşfiyle doğrulandı. 1998’de, Rockefeller Üniversitesi’nden David Ho ve çalışma arkadaşları, 1959’da Kinshasa’daki bir hastadan alınmış kan örneğinden HIV’i ayırt ettiklerini bildirdiler. 2008’de, Arizona Ünivesitesinden Michael Worobey ve çalışma arkadaşları, Kinshasa’daki, 1960’lardan kalma başka bir patolojik derlemeden aldıkları ikinci bir doku örneğinde HIV buldular. Bu iki örnek, araştırmacıların, HIV’in 1 900’lü yıllarda ortaya çıktığını doğrulamalarını sağladı.
Los Alamos’lu araştırmacılar tarafından oluşturulan moleküler saat, onların yalnızca genetik dizilimine bakarak Kinshasa virüslerinin yaşını tahmin etmeye yetecek kadar doğruydu. Fakat bu iki virüs, Kinshasa’daki HIV’in 1960’lardaki çeşitliliğine sürpriz bir bakış da sağlar. Worobey ve çalışma arkadaşları, eski virüslerin birbirleriyle yakından bağlantılı olmadığını buldular. Worobey ve çalışma arkadaşları, bu iki virüsün aralarındaki hafif benzerliği inceleyerek, bugün dünyada bulunan HIV- 1’in bütün belli başlı dallarının 1960’da zaten var olduğu sonucuna vardılar.
Dahası, muhtemelen hepsi de Kinshasa etrafında dolanıyorlardı. Bütün bu kanıtlar, artık, HIV-1’in nasıl başladığını işaret eder. HIV-1 benzeri virüsler, Afrika’nın her yerinde şempanzeler arasında gezinmişti. Avcılar şempanzeleri bazen eti için öldürdüler ve zaman zaman virüsler tarafından onlara hastalık bulaştırıldı. Fakat göreceli bir tecritte yaşayan bu avcılar, virüsler için çıkmaz bir sokaktı. 1900’un başlarında, Orta Afrika’daki sömürge yerleşimleri on bin kişilik ya da daha fazla sayıda insanın olduğu şehirlere dönüşmeye başlarken virüslere yönelik fırsatlar değişti. Kıyı boyunca yapılan ticaret, patojenlerin, çok uzak ormanlardan şehirlere ulaşmasını sağladı. HIV-1 ile oldukça yakından bağlantılı olan virüsleri taşıyan şempanzeler, bugün güneydoğu Kamerunun sık ormanlarında yaşıyor. Bu bölgenin nehirlerinin güneye akması ve Kinshasa’ya ulaşması bir tesadüf olmayabilir.
Büyüyen Kinshasa (o zaman Leopolldville olarak bilinen) şehrinde, HIV-1 çoğalmayı başardı. Birkaç başarısız sonuç yerine, onu güçlendirebiten ve içerisinde, insanlara çok daha iyi adapte olabilecek yeni formlara dönüşebilen bir topluluk buldu. Sadece birkaç bin insana virüs bulaştırmış olması ihtimaline rağmen, HIV-1 1960’larda büyük bir genetik çeşitliliğe ulaştı.
Worobey ve çalışma arkadaşları, HIV-1’in, Kinshasa’dan çıkıp dünyanın geri kalanına yayılmasının haritasını çıkarmaya başladı. Örneğin, HIV-1’in Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en yaygın türü HIV-1 alt tip B olarak bilinir. HIV-ı alt tip B’in en eski soyları Haiti’dedir ve Worobey, bu soyların 1 960’larda Afrika türlerinden bir dal olarak ayrıldığını tahmin etmektedir. Bu, Kongo’da çalışan birçok Haitilinin, Haiti’nin Belçika’dan bağımsızlığını kazandıktan sonra ülkelerine döndüğü zamanlarda olur. Haitililer, HIV’i istemeden Yeni Dünyaya getirmiş olabilirler. Daha sonra da Haitili göçmenler ya da Amerikalı turistler HIV’i Birleşik Devletler’ e taşımış olabilirler. Worobey ve çalışma arkadaşlarının Amerika ‘da buldukları HIV-1 alt tip B’in en eski soylarının tarihi 1970’lere dayanır. Bu, virüsün insanlara yerleşmesinden yaklaşık 40 yıl sonra ve Los Angeles’taki beş erkeğin zatürrenin farklı bir formuyla hastalanmasından 10 yıl öncedir. Bilim insanları 1983’te HIV’i teşhis ettiklerinde, virüs zaten küresel bir felakete dönüşmeye başlamıştı. Sonuç olarak, HIV, onun yayılmasını durdurmayı umut eden bilim insanlarına büyük üstünlük sağladı. Bu umut, bazı stratejilerin salgını yavaşlatmak için gerçek bir umut vaat etmeye başladığı 1990’ların ilk yıllarına kadar gerçekleşmeyecekti. Değişen insan davranışlarının etkili olduğu kanıtlanmıştır. Uganda, HIV’e karşı kondom kullanımının ve diğer halk sağlığı hareketlerinin yer aldığı büyük bir kampanya yürüttü. Maalesef ki bu programlara yapılan para desteği birkaç yıl sonra azalmaya ve ardından Uganda’daki hastalık oranı yeniden yükselmeye başladı.
Diğer bilim insanları, virüs bulaşmış insanlarda HIV’in ilerlemesini yavaşlatabilen ilaçlar buldular böylece bu insanların bağışıklık sistemleri, AIDS’in yerleşmesini engelleyecek kadar güçlü kalabildi. Artık milyonlarca insan, bağışıklık hücrelerine virüs bulaştıracak ve çoğalmak için onları kullanacak HIV’in gücünü durduran ilaç karışımı alıyor. Birleşik Devletler gibi zengin ülkelerde, bu ilaç tedavileri, insanların nispeten sağlıklı bir hayat yaşamalarını sağlar. Fakat bu ilaçların maliyeti, en fakir ülkelerde yaşayan, çoğu HIV’li insanın, onlara fazladan birkaç yıl ya da hatta onlarca yıllık yaşam verebilecek bir tedaviyi karşılayamaması anlamına gelir. Birleşik Devletler ve devlete ait olmayan organizasyonların şimdi bu ilaçları en çok etkilenmiş ülkelere sağlamaya başlıyor olması ve tedavi programlarının etkileyici bir şekilde artmaya başlaması hızlı değişimin başlangıcı oldu.

Kaynakça:
https://www.sciencedirect.com

Yazar: Taner Tunç

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This div height required for enabling the sticky sidebar
Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views :