Kan Naklinin Gelişimi ve Yapay Kan

Kandaki hemoglobin düzeyi 100 g / L’nin altına düştüğünde veya hematokrit oranı yüzde 30’un altına düştüğünde, kırmızı kan hücresi transfüzyonu yani kan nakli yapılması düşünülmektedir. Bir ünite kanın verilmesi, hastanede yatan ve kanaması olmayan hastalar için standarttır. Bu tedavinin sonuçları, semptomlar ve hemoglobin konsantrasyonu yeniden değerlendirilerek takip edilir. Kötü oksijen satürasyonu olan hastalarda daha fazla kan gerekebilmektedir. Göğüste ağrı veya nefes darlığı gibi kardiyovasküler hastalık belirtileri olan kişiler için de transfüzyon düşünülmektedir. Hastaların düşük hemoglobin seviyesine sahip olduğu, ancak kardiyovasküler açıdan stabil olduğu durumlarda, parenteral demir hem etkinlik hem de güvenlik anlamında tercih edilen bir seçenektir.

İlk Kan Nakilleri:

Kan nakli yapılmadan önce, kan ürünlerinin kalitesinin, uyumluluğunun ve alıcının güvenliğinin sağlanması için birçok inceleme yapılmaktadır. Günümüzde, ülkelerin yüzde 70’inde ulusal bir kan politikası uygulanmakta ve yüzde 62’sinde kan nakli güvenliği ve kalitesini kapsayan özel mevzuat bulunmaktadır. Kan transfüzyonları tıbbi uygulamalarda kullanılabilir hale gelmeden çok önce, çeşitli kültürlerde, insanlar kanı önemli rejeneratif özelliklere sahip bir madde olarak gördüler. Hastanın sağlık durumunu düzeltmek için yeni bir kan verilmesi fikri oldukça eskidir, ancak modern çağa kadar sadece bir efsane olarak kaldı. Örneğin, Homeros’un Odissea destanında Odisseus, kurban edilmiş bir hayvanın kanıyla yeraltı dünyasındaki gölgeleri canlandırıp, onlarla iletişim kurar.

Kan transfüzyonunu tıbbi bir tedavi olarak kullanılmasını düşündüren iki bilimsel gelişme, William Harvey’in 1628’de yayınlanan vücudumuzdaki kan dolaşımını açıklaması ve Christopher Wren’in 1659’da maddeleri intravenöz olarak enjekte etmeye yarayan şırıngayı icat etmesi oldu. İngiltere ve Fransa’da hekimler hayvanlar arasında kan nakli denemelerine başladı. 1666’da Richard Lower, hayvanlar arasındaki ilk başarılı transfüzyonu gerçekleştirdi. 15 Haziran 1667’de, insana ilk kan naklini Fransa kralı ondördüncü Louis’nin hekimi Jean-Baptiste Denis (1643-1704) gerçekleştirdi.

Denis, yüksek ateşi nedeniyle 20 kez sülük uygulaması yapılmış olan onbeş yaşındaki bir gence, bir kuzudan aldığı yaklaşık 12 ons (360 gram) kanı verdiğinde, hasta hızla iyileşti. Kısa bir süre sonra Denis, bir rençbere başarılı başka bir nakil gerçekleştirdi. Ama üçüncü ve dördüncü transfüzyon hastaları yaşamadı. Üçüncü nakil yaptığı hasta İsveç’li Baron Gustaf Bonde kısa bir süre sonra öldü. Denis, 1667 kışında akli dengesi bozuk Antoine Mauroy’a buzağı kanı nakli yaptı. Mauroy öldü. Mauroy’un karısı, Denis’in kocasının ölümünden sorumlu olduğunu iddia etti ve cinayetle suçladı. Jean-Baptiste Denis mahkemede beraat etti ama hekimliği de bıraktı. Bir süre sonra, Mauroy’un aslında arsenik zehirlenmesinden öldüğü tespit edildi ve karısı suçlu bulundu. Ancak, mahkeme kan nakli işlemlerini yasaklama kararı da aldı. 1670’de, Fransa Parlamentosu, Katolik Kilisesi ve İngiltere Kraliyet Bilimler Akademisi de kendi yasaklama kararlarını aldılar. Böylece 19. yüzyılın sonlarına kadar tıpta kan naklinin kullanılması durduruldu.

Kan Gruplarının Keşfi:

Avusturya’lı Karl Landsteiner’in (1868-1943) kan gruplarını keşfetmesinden sonra güvenli bir şekilde kan nakli yapılmasının önü açılmış oldu. Landsteiner, uyuşmayan iki kan grubundan kanın birbirleriyle karıştırıldıklarında ölümcül bir bağışıklık tepkisine neden olduğunu kanıtladı. Viyana Patoloji Enstitüsü’nde çalışırken, kanın yapısal farklılıklarını buldu. 1901’de, alyuvarlardaki hücre zarına bağlanan antijenlerin türlerine göre, insanda üç kan grubu olduğunu gösterdi. Bu grupları A, B ve O olarak adlandırdı. 1902’de, A ve B antijenlerinin ikisini birden taşıyan AB grubunu buldu.

1911’de Erwin Popper’le birlikte çocuk felci virüsünü de bulan Landsteiner, 1927’de M ve N gruplarını, 1940’ta bulunduğu maymun türünün adını taşıyan Rhesus (Rh) faktörünü tanımladı. Rh faktörü, annenin ve bebeğin kanındaki, düşüğe, ölü doğuma veya doğumdan sonra bebekte ölümcül bir hastalığa yol açan tepkimelerin kaynağını oluşturuyordu. Buluşlarıyla 1930 Nobel “Fizyoloji Veya Tıp Ödülü”nü alan Landsteiner’in çalışmaları adli tıbbın gelişmesine de önemli katkı sağladı.

Kan Bankalarının Kurulması:

İlk nakillerin koagülasyon oluşmadan önce vericiden alıcıya doğrudan yapılması gerekse de, zamanla, antikoagülan ve kanın soğutulması ile, alınan kanın günlerce saklanmasının mümkün olması, kan bankalarının kurulmasının önünü açtı. John Braxton Hicks, 19. yüzyılın sonlarında Londra’daki St Mary’s Hastanesi’nde kanın pıhtılaşmasını önlemek için kimyasal yöntemlerle ilk deneyleri yaptı. Ancak, soda fosfatı kullanarak yaptığı girişimler başarısız oldu.

İlk doğrudan olmayan nakil, seyreltilmiş kan solüsyonuyla 27 Mart 1914 tarihinde Belçikalı doktor Albert Hustin tarafından yapıldı. Aynı yılın Kasım ayında, Arjantin’li doktor Luis Agote, daha az seyreltilmiş yeni bir solüsyonu denedi. Her ikisi de bir antikoagülan olan sodyum sitrat kullanmışlardı. Birinci Dünya Savaşı, kan bankalarının ve transfüzyon tekniklerinin hızlı gelişimi için adeta bir katalizör görevi gördü. Dünyadaki ilk kan bağışı merkezi, 1921’de İngiliz Kızıl Haçı’nın sekreteri Percy Oliver tarafından Londra’da kuruldu. Benzer merkezler Sheffield, Manchester ve Norwich gibi diğer şehirlerde de kuruldu ve uluslararası ilgi görerek, Fransa, Almanya, Avusturya, Belçika, Avustralya ve Japonya’ya da yayıldı. Alexander Bogdanov, kan transfüzyonu bilimine adanmış ilk akademik kurumu, 1925’te Moskova’da kurdu.

İlk kan bankalarından biri, 1936’da, İspanya İç Savaşı sırasında Frederic Durán-Jordà tarafından kuruldu. 300-400 mL ekstrakte edilmiş kan, modifiye bir Duran Erlenmeyer şişesinde yüzde 10 sitrat çözeltisi ile karıştırılıyor ve 2 °C’de basınç altında kapalı bir steril şişede saklanıyordu. 1937’de, Chicago’daki Cook Hastanesi’nin direktörü Bernard Fantus, Birleşik Devletler’deki ilk hastane kan bankasını kurdu. Soğutulmuş donör kanı depolayan hastane laboratuvarı oluşturulurken, “kan bankası” terimi de doğmuş oldu.

Tam kanın yerine, nakil amaçlı kan plazmasının kullanılması, II. Dünya Savaşı’nın başlangıcında, İngiltere’de sıvı plazmanın kullanılmasıyla başladı. 1940’lı yıllarda, kırılgan cam şişelerin yerine, paketleme, nakliye ve depolamayı çok daha kolaylaştıran kurutulmuş plazma paketleri geliştirildi. 1950’li yıllarda ise Carl Walter ve W.P. Murphy Jr. tarafından, PVC’den yapılmış plastik poşetler geliştirilerek tek bir birim kandan, çoklu kan bileşenlerinin güvenli ve kolay hazırlanması için olanak yaratıldı.

Yapay Kan:

Tedavi ve ameliyat yöntemlerinin çok hızlı gelişmesi, özellikle açık ameliyatların yerini giderek kapalı (laparoskopik) ameliyatların ve robotik cerrahinin almasıyla birlikte, kan talebi de eskiye oranla düşmektedir. Ancak gene de çok büyük olan kan ihtiyacının yanı sıra, HIV salgını gibi sorunlar da, yapay kan üretimi araştırmalarını hızlandırmaktadır. Yapay kan, eksilen kırmızı kan hücrelerini desteklemek üzere yapılmış bir üründür. Gerçek kan pek çok farklı fonksiyona hizmet ederken, yapay kan sadece vücutta oksijen ve karbondioksitin taşınması amacıyla tasarlanmıştır. Yapay kan, işlev türüne bağlı olarak, sentetik üretim, kimyasal izolasyon veya rekombinant biyokimyasal teknoloji kullanılarak farklı şekillerde üretilebilmektedir.

İdeal bir yapay kan ürünü, öncelikle insan vücuduna tam uyumlu ve kesinlikle güvenli olmak zorundadır. Bu, yapay bir kan kullanıldığında farklı kan tiplerinin önemli olmadığı anlamına gelmektedir. Ayrıca, yapay bir kanın virüsler ve mikroorganizmalar gibi her türlü hastalığa neden olan ajanları gidermek için işlenebileceği anlamını da taşımaktadır. İkinci olarak, vücutta oksijeni taşıyabilmeli ve gerekli olduğu yerde serbest bırakabilmelidir. Üçüncü olarak da, raf ömrü stabil olmalıdır. Donör kanlarının aksine, yapay kan bir yıl veya daha fazla süre boyunca depolanabilmektedir. Oysa doğal kanlar, bozulmadan önce en çok bir ay süreyle saklanabilmektedir. Günümüzde, kan ikamesi olarak geliştirilen iki önemli ürün tipi bulunmaktadır. Biri PFC (perfluorokarbon) temelli, diğeri ise hemoglobin bazlı ürünlerdir.

Kaynakça:
– Paul L.F. Giangrande, Paul L. F. (2001). “The History of Blood Transfusion”, British Journal of Haematology, V.110, 4.
-Jean-Pierre Aymard, “Karl Landsteiner: L’homme des groupes sanguins” (French Edition), L’Harmattan, (2011).
-Holly Tucker, “Blood Work: A Tale of Medicine and Murder in the Scientific Revolution”, W. W. Norton & Company, (2012).

Yazar: Oben Güney Saraçoğlu

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This div height required for enabling the sticky sidebar
Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views :