Yaşadığımız toplumda, herkesin biyolojik cinsiyetinin yanı sıra bir de toplumsal cinsiyeti vardır. Bireyin doğuştan sahip olduğu, henüz anne karnındayken oluşan ve onun üreme fonksiyonlarını ve bazı fiziksel özellerini belirleyen biyolojik cinsiyettir. Kadın ve erkek bazı biyolojik ve fizyolojik farklılar ile doğar. Bireyin biyolojik cinsiyeti onun hangi üreme organıyla doğduğunu ifade eder ve bu yapı üreme işlevi ile ilişkilidir. Ancak bu fiziksel farklılık toplumun bireye doğduğu cinsiyete göre belli görevler ve sorumluluklar yüklemesiyle ve onu belli bir kalıbın içine koymasına neden olmaktadır. Bireyin sahip olduğu fizyolojik özellikleri ve üreme organları baz alınarak dayatılan bu özellikler cinsel kimlik olarak algılanmaktadır.
Toplumsal rol, bireyin yaşadığı toplumda sahip olduğu statüye göre toplumun ondan sergilemesini beklediği rollerdir. Birey sahip olduğu mesleğe, aile kurumundaki yerine, cinsiyetine vb. göre belli rolleri, davranış kalıplarını benimser. Cinsiyet bağlamında, kalıplaşmış dişil ve eril roller yani kadınlık ve erkeklik rolleri vardır. Toplum bireyden bunlara davranmasını, biyolojik cinsiyetine uygun olarak toplumun kendisinden beklediği kadınsı ve erkeksi olarak kategorize edilmiş olan psiko-sosyal özellikleri taşımasını bekler. Farklı cinslerdeki bireyler, doğum öncesinden başlayarak sosyalleşme süreci içinde bu rolleri edinirler. Patriarkal düzenin lehine ve heteroseksüel normlara uygun olarak düzenlenmiş bu toplumsal roller sosyal öğrenme ile bireylerce benimsenip içselleştirilir. Buna en belirgin örnek olarak toplumsal cinsiyet klişelerinin kadına verdiği önemli görevin çocuk büyütmek ve ailenin devamını sağlamak olduğu erkeğin önemli görevinin ise çalışmak ve ailenin geçimini üstlenmek olduğudur.
Toplumsal cinsiyet, bireyin toplumca yapılandırılmış olan cinsiyetidir. Biyolojik cinsiyetle bağlantısı olmamasına rağmen toplum tarafından bireyin sahip olduğu cinsiyetle ilişkilendirilerek cinsiyet rolleri, sergilemesi gereken davranış kalıplarını ve cinsel kimliğini gibi konuları yapılandıran toplumsal bir cinsiyet anlayışıdır. Bu yapılandırmaya bağlı olarak şekillenen toplumsal cinsiyet rolleri, kadın ve erkeğin toplumun ve kültürün normlarına uygun rolleri benimseyip sergilemesidir.
Toplumsal cinsiyet rolleri, toplumda erkek ve kadın arasındaki eşitsizlik ve ayrımcılığı yansıtmaktadır. Bununla birlikte Klasik Sosyoloji ve diğer sosyal teoriler kadın ve erkek arasındaki sosyal farklılıklara ve eşitsizliğe pek fazla dikkat çekmemişlerdir. Sosyoloji bilimiyle ilgilenmiş önemli kişiler olan; Marx, Weber ve Durkheim; cinsiyet eşitsizliğine çok değinmemişlerdir, hatta kadının doğuştan, toplumun ikincil ve önemsiz bir rolü olduğu görüşüne daha yatkın görüşler ileri sürmüşlerdir.
Durkheim, toplum modernleşip geliştikçe kadın ve erkek arasındaki bedensel ve zihinsel farklılıkların daha çok keskinleşerek ortaya çıktığını ileri sürmüş ve özelleştirilmiş kadın erkek rollerinin görev dağılımını ve toplum yaşamını kolaylaştırdığını savunmuştur. Weber, erkeğin fiziksel ve entelektüel anlamda üstün olduğunu savunmuş ve kadının bağımlı pozisyonuna erkeğin bu üstün enerjisinin karar verdiğini ileri sürmüştür. Görünen o ki bu düşünürler, kadın ve erkeğin farklı sosyal rollerini; doğuştan verilen ve olması gereken özellikler olarak yorumlamışlardır. Fakat bu durum, cinsiyet eşitsizliğinin tamamen göz ardı edildiği anlamına gelmemektedir, Marx kadın ve erkek arasındaki bu cinsiyet eşitsizliğini bir problem olarak da görmüştür.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, kadın ve erkeğin toplumda, sosyal hayatın pek çok alanında eşit hak ve koşullara sahip olamaması durumudur. Bulunduğumuz ataerkil düzende kadınlar; meslek hayatlarında, ailede, dışarıda ve daha pek çok alanda erkeklerle eşit koşullara sahip değildirler. Toplumun bu adaletsiz tutumu kadının sömürülmesine ve engellenmesine yol açmaktadır.
Toplumsal cinsiyetin ve onun getirdiği rollerin oluşumu ile ilgili farklı görüşler ve yaklaşımlar bulunmaktadır. Örneğin bunlardan biri olan Sosyal Öğrenme Kuramı, sosyal çevrenin öğrenme üzerindeki etkisini temel almaktadır. Kuramın kurucusu olan Bandura ve başkaları tarafından sosyal öğrenmenin, toplumsal cinsiyet rollerini öğrenme ve içselleştirme sürecine de açıklama getirdiği ileri sürülmüştür. Kurama göre cinsiyet rolleri, başta ebeveynler olmak üzere bireyin çevresindeki insanları gözlemleyip taklit etmesi daha sonra bunun ödül ile pekiştirilmesi şeklinde edinilmektedir.
Kurama göre, kolektivist toplumlarda cinsiyet rolleri ve sorumlulukları keskin bir şekilde belirlenmiş; kadın ve erkek olmak belli bir kalıbın içine konarak her iki cins için standart bir model oluşturulmuştur. Bu tutarlılık, toplumun kabul ettiği ve gelenekselleştirdiği rolleri ve cinsiyetlere yüklediği sorumlulukları nesilden nesle aktarmasını kolaylaştırmaktadır. Kolektivist toplum yapısının aksine bireyci toplumlarda ise cinsiyet rolleri arasında bu denli keskin sınırlar ve belirlenmiş görevler bulunmamaktadır. Bu da, bu tür toplumlarda rollerin duruma ve koşullara göre değişiklik gösterebileceğine işaret eder. Dolayısıyla cinsiyet rolleri bakımından bu iki farklı toplum yapısı arasında pek benzerlik olmayacaktır.
Toplumsal cinsiyet rollerine açıklama getirmeye çalışın bir diğer kuram olan Sosyal Rol Kuramı Sosyal Öğrenme Kuramı ile benzerlik göstermektedir. Bu kurama göre ise, bireyin bulunduğu topluma ve o kültürün ona yüklediği görev ve sorumluluklara göre şekil aldığını, toplumsal rollerini bu şekilde oluşturduğunu ileri sürmektedir. Toplumda tipik kadın ve erkek rolleri vardır; erkek çalışır ve evi geçindirmekten sorumludur, kadın ise ev işlerinden çocuklara bakmaktan sorumludur. Yaşadığı toplumda kendisine dayatılan sosyal rollere birey uyum sağlar ve bu rolleri içselleştirir. Çalışma hayatına göre uygun görülen erkek statü ve gücü temsil ederken, ev içi yaşama uygun görülen kadın ise edilgen konumda kalmış olur.
Kadının iş yaşamında daha çok yer almaya başlaması, hem kadına statü ve güç kazandıracak hem de ev işleri kadın ve erkek tarafından paylaşılmaya başlanacaktır. Bu şekilde kalıplaşmış olan kadın ve erkek rolleri zaman içinde kaybolmaya ve yerini daha önyargısız ve eşitlikçi toplumlar oluşmaya başlayacaktır.

Kaynakça:
HOLMES, M. (2007). What is Gender?: Sociological Approaches.
YAŞIN DÖKMEN, Z. (2010). Toplumsal Cinsiyet: Sosyal Psikolojik Açıklamalar
DEMİRGÖZ BAL M. (2014). Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliğine Genel Bakış. Kadın Sağlığı Hemşireliği Dergisi.

Yazar: Nida Altan

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here