Virüslerin Kökeni

Virüsler hücre değillerdir; bir seri enzime sahip olan en kompleks virüslerde bile enerji üretimi için gerekli en temel hücresel faaliyetleri sürdürecek metabolik mekanizma ve protein sentezi için gerekli olan ribozomlar bulunmaz. Virüslerin kökeni oldukça tartışmalıdır. Bununla ilgili üç temel hipotez vardır.

Birinci hipoteze göre virüsler parazitizm anlamında özelleşme sürecinde doruk noktasına ulaşmış organizmalardır. Bu hipotezi savunanlar yapıların yitirilmesi durumunun sıklıkla iç parazitlerde gözlendiğini ve hücre içi parazitlerin büyük bir olasılıkla çekirdekleri hariç herşeylerini yitirmiş olabileceğini düşünmektedirler. Bir virüs parçacığı hücresel bir nukleusa benzer; bu durum virüslerin tüm diğer hücresel içeriklerini kademe kademe yitiren hücresel bir atadan türedikleri düşüncesini doğurmuştur.

İkinci hipoteze göre ise bugünkü modern virüslerin atası hücresel organizmaların predatörüolan serbest-yaşayan hücre olmayan varlıklardır. İlkin denizlerde organik maddeler kayboldukça bu hücre olmayan predatörler hücre içlerinde yaşayan parazitler haline gelmeye başladılar. Bu görüşe göre modern virüslerin akrabaları ilkin “nerdeyse canlı” formlardır.

Üçüncü ve en çok kabul gören hipoteze göre ise virüsler ne ilkin ne de özelleşmiş organizmalardır. Bu görüşe göre virüsler hücresel organizmalardan türemiş genetik materyal parçacıklarıdır. Bunlar ilk etapta (başlangıçta) DNA içeren hücresel organellerdir.

Buna alternatif olarak herşey viroyit ya da plazmitlere benzeyen çıplak nükleik asitler olarak başlamış olabilir ancak hücreden hücreye geçiş sırasında gerekli olan bir kılıfla gelişme gösteren ve kendini eşleyebilen nükleik asitlere dönüşmüşlerdir. Bazı virüsler bakteriyel DNA parçacıklarından gelişirken, bazıları bitki nükleik asitlerinden bu sırada diğerleri de yüksek hayvanların genetik materyalinden türemişlerdir.
Virüslerin konak özgüllüğü kökenlerinin bir yansıması olabilir; yani köken aldığı hücresel organizma ile yakınlığına bağlı olarak parazitlenmede bir özelleşme ortaya çıkmıştır. Sekans analizleri virüs ve konağı arasında belirli bir yakınlık olduğunu göstermektedir. Bu hipoteze göre virüslerin taksonomik sınıflandırılmalarındaki ilişkiler henüz belirgin değildir yani pek çok virüs birbirinden bağımsız olarak konaklarının “yavruları” olarak gelişmiş olabilirler. Bazı araştırıcılar bu nedenle virüsleri konak organizmalarının filogenileri ile incelemek gerektiğini düşünmektedirler.

Viral Hastalıklar

İnsanlarda görülen viral hastalıklar arasında frengi, kabakulak, kızamık, çiçek, sarı humma, grip, viral zatürre, ıiezle, poliomyelitis (infantile paraliz), çeşitli ensefalitler, bulaşıcı sarılık, AIDS (Kazanılmış Bağışıklığın Yitirilmesi Sendromu) sayılabilir. Maalesef viral enfeksiyonlar bakteriyel hastalıklarda oldukça etkili olan antibiyotik ve diğer ilaçlar ile engellenememektedir. Ancak çiçek ve çocuk felci gibi bazı pernisiyöz virüs hastalıklarına karşı aşılar geliştirilmiştir. Hatta çiçek hastalığı ile mücadele için tüm dünyada yaygınlaştırılmış aşılanma programları düzenlenmektedir.

Bağışıklık tepkisi virüsler söz konusu olduğunda oldukça geç ortaya çıkmaktadır. Bir yaklaşıma göre konak hücrenin virüse karşı kendini savunmak amacıyla oluşturduğu interferon proteini bu noktada çok önemlidir. İnterferon konak hücreleri koruyamaz ancak oluşturulduğunda diğer hücrelerin reseptör bölgelerine bağlanarak viral enfeksiyonlara karşı belirli bir direncin ortaya çıkmasını sağlar. Bu protein viral nükleik asitten transkripte edilen mRNA’nın translasyonunu bloke eden anti-viral proteinlerin oluşmasını indüklüyor olabilir. Başka bir değişle interferon enfekte olmuş hücrelerden sağlıklı hücrelere gönderilen bir uyarı mesajı niteliğindedir.

İnterferonun 1957’de keşfedilmesinden kısa bir süre sonra bunun etkin bir kemoterapi yöntemi olarak kullanılabileceği düşünülmüştür ancak henüz gerçekleştirilememiştir. Bugüne kadar çeşitli başarılar, hayal kırıklıkları ve beklenmedik etkiler görülmüştür. İnterferonun moleküler yapısı ve doğal rolü hakkındaki bilgilerimiz henüz çok yetersizdir.

Virüslerin çok çeşitli hayvan gruplarını yüksek oranda enfekte ettiği bilinmektedir. Örnegin Kuzey Atlantik’in 10 metre derinliğinde mm3,de 15 x 106 yoğunlukta virüs bulunmuştur. Bu virüsler sularda yaşayan fotosentetik bakteri ve alglerin yaklaşık % 70’ini enfekte etmektedirler.

Kaynakça:
https://www.khanacademy.org

Yazar: Taner Tunç

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here