Feminizmin çağdaş sosyal bilim araştırma/eleştirilerindeki karşılığı olan ve giderek kadın araştırmalarından bağımsızlaşan toplumsal cinsiyet çalışmaları, bireyin toplum içerisinde kazandığı rollerin mahiyeti üzerinde durmakta; bunun sosyal, psikolojik, ekonomik, antropolojik ve kültürel görünümlerini çözümlemeye çalışmaktadır. Feminist hareketler, aydınlanmacı ve kapitalist modernleşmenin getirdiği kadın merkezli eşitsizliklere bir tepki olarak doğmuştur. Latince “femina”dan türeyen “feminizm” kelimesi “kadının erkekle ırksal, toplumsal, ekonomik ve tinsel eşitliğini elde etmek için çaba sarf ettiği bir isyan anlamına gelmektedir.” XIX. yüzyılda feminist hareketler farklı bir çehreye bürünmüş, cinsel devrimle birlikte “cinsiyetin ve bedenin tanımı ve sınırları[nı]” tartışma konusu yapmıştır. Toplumsal cinsiyet kuramı, doğuştan getirilen biyolojik cinsiyet ile sonradan, toplumsal süreçler ve ataerkil anlayış doğrultusunda edinilen cinsiyet rolleri (toplumsal cinsiyet) arasında ayrım yaparak “seks” ve “gender” terimlerini geliştirmiştir. Seks (cinsiyet) bireyin doğumuyla kazandığı biyolojik cinsiyetini; gender (toplumsal cinsiyet) toplumun ataerkil anlayış ve süreçler içerisinde ürettiği bireyi tipini ve özellikle kadını tanımlamaktadır. Toplumsal cinsiyet çalışmaları, cinsiyet rolleri üzerinde durmakta, toplumla cinsiyet rolleri arasındaki ilişkinin niteliğini belirlemeye çalışmaktadır. Çağdaş kültür çalışmalarında oldukça önemli bir yeri olan ve daha çok kadın çalışmaları merkezleri tarafından yürütülen toplumsal cinsiyet araştırmaları, modern toplum içerisinde kadın ve erkek rollerinin sosyal ve bireysel muhtevalarını ele aldığı için edebiyat eleştirisinde de çok sık kullanılmaya başlanmıştır. Çok bilinen ve eskitilen tanımla edebiyatın bir ayna olduğunu düşünülürse onu toplumsal hayattan, özellikle de toplumsal hayatı oluşturan kadınlık ve erkeklik rollerinden ayırmanın mümkün olmadığı aşikârdır. Edebiyat eserlerindeki kahramanlar, bir toplumun üyeleridir ve toplumsal kodları üzerlerinde taşımaktadırlar. Edebiyat-toplum ilişkileri açısından güçlü bir veri sunan edebiyat eserleri; toplumu oluşturan kurumları, toplum-birey ilişkilerini ve fertlerin edindikleri toplumsal cinsiyet rollerini görünür kılmakta, toplumsal cinsiyet merkezli eleştirilerde önemli kaynaklardan biri olmaktadır. Bu noktada edebî türler içerisinde bir ayrım yapılacak olursa bireylerin daha belirgin olarak temsil edildikleri olay metinleri, sosyolojinin inceleme alanına giren olguları, diğer edebî türlere göre daha net biçimde taşımaktadır. Bu metinler, her ne kadar kurmaca olsa da, temsil edilen kadın ve erkekler, bir toplumsal ve bireysel dolayım içerisinde var olmakta, gerçek insanların imgesi olarak edebiyat eserine girmektedirler. Bu yüzden bir romanı çözümlemek, aynı zamanda o eserin var olduğu toplumsallığı, gelenekleri, kültürel durumu/atmosferi ve tüm bunların doğrudan veya dolaylı olarak etkide bulunduğu kadınlık ve erkeklik rollerini de çözümlemek anlamına gelecektir. Zira edebiyat metni, toplumu oluşturan kadınlık ve erkeklik rollerinden bağımsız bulunmamakta, bilhassa sosyal ve psikolojik bakımdan bu rolleri içermektedir. Genel olarak feminist ve toplumsal cinsiyet merkezli araştırmalar; kadınlık, kadın bilinci, kadın dili, kadın sömürüsü, kadının topluma yabancılaşması ve üretim ilişkilerinin dışına atılması, metalaşma, cinsel özgürlük, eşcinsellik, evlilik karşıtlığı, ataerkillik ve erkek egemenliği, yabancılaşma gibi konular üzerinden edebiyat eserlerini eleştiriye tabi tutmaktadır.

Kaynakça:
Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, Cem Yayınevi

Yazar: Serpil Altunyay

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here