Beyin Ve Duyu Organlarının Birbiri İle İlişkisi

Okuma Süresi: 4 Dakika  | Yazdır

Görme oldukça karmaşık bir sistem olarak diğer algılar gibi beyinde oluşur. Bilim insanları uzun yıllar boyunca bu düşüncenin tersi olarak görme konusunda göz ve retinanın işlevlerine değinmişlerdir. İlerleyen bilimsel çalışmalar görmenin karmaşık yapısını gözler önüne sermeye başlamıştır. Göz aracılığıyla alınan duyusal mesajlar gangliyon hücrelerine ve çift kutuplu hücrelere iletilir. Ara sinir hücreleri aracılığıyla koni ve çubukçuk adı verilen hücreler aracılığıyla beyne iletilir. Görme bu yol aracılığıyla arka (oksipital) lobda gerçekleşir (Eagleman, 2016).

Duyma işlemine baktığımızda ise bu duyunun da en az görme duyusu gibi şaşırtıcı olduğunu anlıyoruz. Mesela bir öğrenci dersteyken öğretim görevlisinin sesini nasıl duyar? Dış kulak öğretim görevlisinin ağzından çıkan ses dalgalarını iç kulakta yer alan ve salyangoz olarak adlandırılan organa iletilir. Kulakta salyangozun içinde bulunan ses algılayıcı hücreler, uzun, sarmal şekilli bir zarın üzerine sıralar halinde dizilmişlerdir. Ses basıncı kulaktaki sıvıyı hareket ettirir, bu da zarın sesin frekanslarına göre farklı şekillerde titremesine neden olur. Bu titreşim, hücrenin tepesinde saç gibi dikilen bir grup ince tele sahip almaçları, yani tüy hücrelerini harekete geçirir.

Tüylerin hareketi, titreşim sinyalini diğer sinir hücrelerinin anlayabileceği bir elektrik sinyaline dönüştürür. Bu durumda öğrencinin öğretim görevlisinin sesini duyarak dersi anlamasına neden olur (Aamodt ve Wang, 2011).

Diğer bir duyumuz olan koku alma duyumuz ise yine evrimsel temellere dayanır. İnsanlar burunları sayesinde bütün kokuları birbirinden ayırabilir çünkü burunda kokuları meydana getiren kimyasalları yakalayan son derece gelişmiş geniş bir moleküller dizisi bulunur. Bu moleküllere almaç adı verilir. Almaçlar proteinlerden meydana gelir ve burnun iç yüzeyinde bir zar olan koku epitelinde bulunur. Koku kimyasalları bu almaçları uyararak harekete geçirir. Bu hareketlenme beyinde anlam kazanarak hangi koku kimyasalının hangi kokuyla eşleşmiş olduğu anlamlanır (Aamodt ve Wang, 2011).

Tat alma duyusu da koku alma duyusuna benzer şekilde harekete geçer. Koku almak için gerekli olana almaçlar burnun iç yüzeyindeyken tat almak için gerekli olan almaçlar dilin dış yüzeyindedir. Koku almadan farklı olarak dilin yüzeyinde beş farklı tadın algılandığı yüzeyler vardır. Bu tatlar tuzlu, tatlı, acı, ekşi ve baharatlıdır. Dilimiz aracılığıyla yediklerimiz besinler tarafından uyarılan dilimizdeki almaçlar besinin tadının algılanmasına neden olur (Eagleman, 2016).

Dokunma duyumuz derimiz üzerindeki çok sayıdaki farklı almaca yani dokunma, titreşim, basınç, deri gerginliği, ağrı ve ısı duyumlarını algılayan sinir uçlarına ev sahipliği yapar. Beyin uyarıcılar tarafından etkilenen almacın türünü ve konumunu bildiğinden uyarı direk vücut alanından beyne iletilir. Bedenimizin bazı kısımlarının diğerlerinden daha hassas olmasının nedeni de buradan gelir. Mesela parmak uçlarımız ve yüzümüz dokunma almaçlarının en çok bulunduğu vücut alanlarımızdandır (Aamodt ve Wang, 2011).

Beş duyumuzun beynimiz aracılığıyla nasıl harekete geçtiğine baktıktan sonra bu gizemli organın hayat boyu nasıl değişimler geçirdiğime bakmamız lazım. Konuya bir örnek vererek başlayalım. Romanya yetimhanelerin de yapılan çalışmalarda yetim çocuklara fiziksel yakınlık kurulmadığı, onlarla konuşulmadığı ve diğer çocuklarla temaslarının kısıtlandığı göz önünde bulundurulduğunda bu yetim çocukların genel zekâ ortalamasının 100 olmasına rağmen 60-70 aralığında kaldığı, beyinlerindeki elektrik aktivitelerinin ve sinirsel aktivitelerin ciddi olarak düşük olduğu gözlemlenmiştir. Bu çalışmanın bizim için umut verici yanı ise bu yetim çocuklar için henüz her şeyin bitmediğini vurgulamaktadır.

.Eğer bu çocuklar bu ortamdan alınıp duygusal ilgi ve bilişsel uyarıların bulunduğu bir ortama konulursa beyin belli oranlarda kendini yenileyebilirdi. Tabii bu tip bir uyaransız ortamda ne kadar süre bulunduğu ve bu ortamdan hangi yaşta alındığı oldukça önemli değişkenlerdendir. Erken dönemde yaşanılan ciddi bir yoksunluk insanın hayatı boyunca aşamayacağı engeller çıkarabilir.

Yazar: ömer Eraslan

 

Editör : Suna Korkmaz