Bilgiustam
Bilgiyi ustasından öğrenin

1518 Strasbourg Dans Salgını Nedir?

0 177

1518 yazında Strasbourg sokaklarında tuhaf bir şey oldu. Bir kadın, hiçbir müzik yokken dans etmeye başladı. Saatler geçti, durmadı. Günler geçti, hâlâ durmadı. Ona başkaları katıldı. Haftalar içinde yüzlerce insan sokaklarda, meydanlarda, kilise önlerinde kontrolsüzce dans ediyordu. Kimse nedenini bilmiyordu, ama kimse de durduramıyordu.

DÖNEMİN STRASBOURG’U

Strasbourg, dışarıdan bakıldığında düzenli ve güçlü bir şehirdi. Kutsal Roma İmparatorluğu’na bağlıydı, ticaret yollarının üzerindeydi ve surlarla çevriliydi. Ama bu düzenli görüntünün altında, halk için hayat oldukça ağırdı. Şehir kalabalıktı, sokaklar dardı ve hastalıklar kolayca yayılıyordu. Temizlik bugünkü anlamıyla yoktu. Kötü kokular, açık lağımlar ve hayvan atıkları günlük hayatın parçasıydı.

O yıllarda insanlar sürekli bir korku haliyle yaşıyordu. Veba salgınları hafızalardan silinmemişti. Birkaç yıl önce yaşanan kıtlık, birçok aileyi açlık sınırına getirmişti. Ekmek pahalıydı, iş güvencesi yoktu. Bir gün tok, bir gün aç yaşamak sıradan bir durumdu. Böyle bir ortamda beden de zihin de hep tetikteydi.

Strasbourg aynı zamanda yoğun bir dinsel baskı altındaydı. Günah kavramı hayatın merkezindeydi. Hastalıklar, sakatlıklar ve ani ölümler çoğu zaman ilahi bir ceza olarak görülüyordu. İnsanlar Aziz Vitus gibi azizlerin gazabından korkuyordu. Dans salgını başladığında birçok kişi bunun bir lanet olduğuna inandı. Bu yüzden rahipler devreye girdi, dualar okundu, törenler düzenlendi.

Şehir yönetimi de çaresizdi. Modern tıp yoktu, psikoloji diye bir alan henüz düşünülmemişti. Yetkililer, yaşananları ya bedensel bir hastalık ya da ruhsal bir çöküş olarak yorumladı. Ama hangi açıklamayı seçerlerse seçsinler, sonuç değişmedi. Sokaklardaki insanlar durmadan hareket ediyordu.
Strasbourg’un bu hali, dans salgınının neden bu şehirde patlak verdiğini biraz daha anlaşılır kılıyor. Sürekli stres, yoksulluk, korku ve inançla çevrili bir toplumda, bir kıvılcım yeterliydi. Ve o kıvılcım, insanların bedenlerini ele geçiren, durdurulamayan bir dans oldu.

DANS EDEN KADIN

Her şey tek bir kadınla başladı. Kaynaklarda adı Frau Troffea olarak geçiyor. 1518 yazının sıcak bir gününde, Strasbourg’ta evinden çıktı ve sokakta dans etmeye başladı. Ortada ne müzik vardı ne de bir kutlama. Sadece taş döşeli bir sokak ve hareket etmeye başlayan bir beden.
Başta kimse ciddiye almadı. Onu izleyenler, geçici bir sinir krizi ya da garip bir nöbet geçirdiğini düşündü. Ama saatler geçtikçe durum tuhaflaştı. Frau Troffea durmadı. Ayakları kanadı, dizleri titredi, nefesi kesildi. Buna rağmen dans etmeye devam etti. Akşam olduğunda hâlâ sokaktaydı.
Ertesi gün de dans etti. Bir sonraki gün de. Günler ilerledikçe vücudu zayıfladı, ama hareketi hiç kesilmedi. Kaynaklara göre sadece kısa baygınlık anlarında yere yığılıyor, sonra tekrar kalkıp devam ediyordu. Kendi isteğiyle başladığına dair hiçbir işaret yoktu. Sanki beden, sahibinden bağımsız hareket ediyordu.

Bu noktada çevredeki insanlar korkmaya başladı. Çünkü Frau Troffea’nın dansı bulaşıcı gibiydi. Onu izleyen bazı kişilerde de aynı kontrolsüz hareketler başladı. Önce birkaç kişi, sonra onlarca kişi. Kimse müzik duymadığını, ama içlerinde durduramadıkları bir ritim hissettiklerini anlatıyordu.
Kadının neden dans etmeye başladığına dair net bir cevap yok. Bazı tarihçiler onun ağır bir stres altında olduğunu düşünüyor. Yoksulluk, açlık, dinsel korkular. Belki de bedeni, zihnin taşıyamadığı yükü böyle dışa vurdu. Bir başka ihtimal, o dönemde yaygın olan nörolojik ya da toksik bir etkiydi. Ama kesin olan bir şey var: O ilk adım, yüzlerce insanı sürükleyecek bir zincirin başlangıcıydı.

Strasbourg sokaklarında atılan o yalnız adım, tarihin en tuhaf toplu davranışlarından birini başlattı. Ve kimse, bir insanın kendi kendine dans etmesinin nelere yol açabileceğini tahmin etmiyordu.

Bu insanlar sıradan insanlardı. Fırıncılar, terziler, hizmetçiler. Dans edenlerin çoğu genç ya da özellikle sağlıklı değildi. Ayakları şişiyor, vücutları titriyor, bazen yere yığılıyorlardı. Ama kısa bir süre sonra tekrar kalkıp dans etmeye devam ediyorlardı. Bazıları kalp krizi geçirerek ya da aşırı yorgunluktan öldü. Dönemin kayıtlarında “bedenleri kendi iradelerinden kopmuş gibiydi” ifadeleri geçer.

İRADESİZ BEDENLER

Dönemin tanıkları, dans edenleri anlatırken ortak bir noktada buluşur. İnsanlar eğleniyor gibi görünmüyordu. Aksine acı çekiyorlardı. Yazılanlara göre yüzleri kasılmıştı, gözleri dalgındı, bazıları ağlıyor ya da yardım ister gibi bağırıyordu. Ama bedenleri onları dinlemiyordu. Bu yüzden “kendi iradelerinden kopmuş gibiydi” ifadesi tekrar tekrar kayıtlara geçti.

Bu anlatım, o dönem için alışılmadık bir şeydi. Orta Çağ insanı bedeni genelde ruhun hizmetkârı olarak görürdü. İrade kutsaldı. Bir insanın istemeden hareket etmesi, özellikle de günlerce sürmesi, korkutucu bir durumdu. Birçok kişi bunun şeytani bir etki ya da ilahi bir ceza olduğuna inandı. Çünkü başka bir açıklama yoktu.

Dans edenler daha sonra sorgulandığında, benzer şeyler anlattılar. Durmak istediklerini, dizlerinin üstüne çöktüklerini, elleriyle bacaklarını bastırmaya çalıştıklarını söylediler. Ama birkaç dakika sonra vücutları yeniden hareket etmeye başlıyordu. Sanki içlerinde görünmez bir güç vardı. Bu anlatımlar, olayın sadece fiziksel bir yorgunluk ya da basit bir taklit olmadığını düşündürüyor.

Bazı kroniklerde, dans edenlerin acıdan bağırdığı ama yine de adımlarını sürdürdüğü yazılıdır. Ayak kemikleri şişmiş, kasları kilitlenmişti. Yere düşenler, etrafındakiler tarafından kaldırılıyor, çünkü durmaları daha “tehlikeli” sayılıyordu. Bu, kontrol kaybının ne kadar derin olduğunu gösteren ürkütücü bir detaydır.

Bugünden baktığımızda bu anlatımlar, toplu psikojenik hastalık ihtimalini güçlendiriyor. Aşırı stres altında kalan beden, iradeyi devre dışı bırakabiliyor. Ama 1518’de insanlar bunu böyle görmüyordu. Onlar için bu, insanın kendine yabancılaşmasıydı. Kendi bedeninde misafir olmak. Ve belki de dans salgınının en korkutucu yanı tam olarak buydu.

MECLİS KARARI

Strasbourg’ta dans edenlerin sayısı arttıkça şehir yöneticileri paniğe kapıldı. Ama bugün bize mantıksız gelen bir karar verdiler: Bu insanları durdurmaya çalışmak yerine, dans etmelerine yardım ettiler. Çünkü dönemin tıbbi anlayışına göre, bastırılan bir “bedensel taşkınlık” daha tehlikeliydi. Eğer beden hareket etmek istiyorsa, bunu tamamlaması gerekiyordu.

Bu karar rastgele alınmadı. Şehir meclisi, dönemin hekimleriyle bir araya geldi. Bu hekimler, dans salgınını “aşırı ısınmış kan” ya da “bedensel taşkınlık” olarak tanımlıyordu. Çözüm olarak da hareketin sürdürülmesini önerdiler. Böylece vücut, dengesine kendi kendine dönecekti. Modern anlamda bir tedavi değil, ama dönemin bilgisiyle yapılabilecek en “mantıklı” hamle buydu.

Bu süreçte öne çıkan belirli bir aziz vardı: Aziz Vitus. O dönemde kontrolsüz hareketler, titreme ve dans nöbetleri onun lanetiyle ilişkilendiriliyordu. Bu yüzden rahipler de devreye girdi. Dans edenler, Aziz Vitus’a adanmış şapellere götürüldü. Ayaklarına kutsal su serpildi, üzerlerine kırmızı haçlar çizildi. Ama bu müdahaleler de dansı durdurmadı.

Şehir yönetimi, dans edenler için özel alanlar oluşturdu. Meydanlara geçici sahneler kuruldu. Hatta bazı kaynaklara göre profesyonel müzisyenler tutuldu. Amaç, insanları dar sokaklardan çıkarıp daha “güvenli” alanlara toplamak ve bedenlerini tüketene kadar dans etmelerini sağlamaktı. Bu noktada olay, neredeyse organize bir hale büründü.

Bu kararlarda öne çıkan tek bir kahraman ya da kötü karakter yoktu. Ne bir deli doktor ne de fanatik bir din adamı. Olan biten, bir grup çaresiz insanın, anlamlandıramadıkları bir olayı kendi bilgi sınırları içinde çözmeye çalışmasıydı. Ve ironik olan şu: Yardım etmek için atılan bu adımlar, dans salgınının daha da büyümesine yol açtı.

Strasbourg’ta kimse yanlış bir şey yaptığını düşünmüyordu. Herkes elinden geleni yaptığını sanıyordu. Ama bazen iyi niyet, kontrolsüz bir hareketi durdurmak yerine, onu besleyebilir. 1518 Dans Salgını bunun en garip örneklerinden biri olarak hâlâ karşımızda duruyor.

ÇAVDAR EKMEĞİ

Dans salgınıyla ilgili en çok konuşulan açıklamalardan biri, zehirli çavdar ekmeği meselesi. O dönemde Strasbourg ve çevresinde halkın temel besini çavdardı. Buğday pahalıydı, et nadirdi. Ekmek neredeyse her öğünün merkezindeydi. Ama bu ekmek her zaman masum değildi.

Çavdar, nemli ve soğuk koşullarda kolayca ergot adı verilen bir mantarla kaplanabiliyordu. Dışarıdan bakıldığında fark edilmesi zordu. Un haline getirildiğinde ise tamamen görünmez oluyordu. Bu mantar, vücutta güçlü etkiler yaratan maddeler içeriyordu. Halüsinasyonlar, kasılmalar, kontrolsüz hareketler ve şiddetli ağrılar bunlardan bazılarıydı. Orta Çağ’da bu duruma “Aziz Antonius ateşi” deniyordu.

Bu teoriye göre dans eden insanlar aslında zehirlenmişti. Bedenleri istemsizce kasılıyor, sinir sistemi kontrolden çıkıyordu. Bazıları ritmik hareketler yapıyor, bazılarıysa titreme ve sancılar yaşıyordu. Dışarıdan bakanlar için bu, dans gibi görünmüş olabilir. Üstelik aynı ekmeği yiyen insanların benzer belirtiler göstermesi, olayın “bulaşıcı” gibi algılanmasına yol açmıştı.

Ama bu açıklama herkes için ikna edici değil. Çünkü ergot zehirlenmesi genelde aynı ailede ya da aynı köyde görülür. Strasbourg’taki dans salgını ise haftalarca sürdü ve farklı mahallelere yayıldı. Üstelik herkes aynı fırından ekmek almıyordu. Bazı dans edenlerin belirtileri de ergot vakalarıyla tam olarak örtüşmüyordu.

Yine de bu teori tamamen göz ardı edilmiyor. O yıl hava koşullarının mantar oluşumuna elverişli olduğu biliniyor. Ayrıca yoksul halkın daha kalitesiz, daha riskli tahıl tükettiği de bir gerçek. Belki de bazı bedenler gerçekten zehirlenmişti, bazılarıysa bu görüntülerden etkilenerek aynı belirtileri yaşamaya başladı.

Zehirli ekmek teorisi, dans salgınının tek nedeni olmayabilir. Ama bize şunu gösteriyor: Bazen çok sıradan bir şey, mesela her gün yediğin ekmek, beklenmedik bir şekilde bütün bir şehrin dengesini bozabilir. Ve insanlar, nedenini bilmeden, bedenlerinin onlara ihanet ettiğini hissedebilir.

DANS EDENLER

Dans salgınıyla ilgili en çarpıcı anlatımlar, bizzat dans edenlerin sözlerinden geliyor. Birçok kişi daha sonra aynı şeyi söyledi: “Durmak istedim ama yapamadım.” Bu, o dönemin kayıtlarında tekrar eden bir ifade. İnsanlar dans etmeyi seçtiklerini değil, dans etmeye mecbur kaldıklarını anlatıyordu.
Bazıları kendini yere atmıştı. Dizlerinin üstüne çökmüş, elleriyle bacaklarını bastırmaya çalışmışlardı. Ayakkabılarını çıkaranlar, ayaklarını bağlamaya çalışanlar bile vardı. Ama birkaç dakika sonra kaslar yeniden kasılıyor, beden tekrar ayağa kalkıyordu. Bu noktada mesele yorgunluk değil, kontrol kaybıydı.

Tanıklıklara göre en zor anlar geceleri yaşanıyordu. İnsanlar bitkin düşüp yere yığıldığında herkes bunun bittiğini sanıyordu. Ama kısa bir uyku ya da baygınlıktan sonra beden yeniden harekete geçiyordu. Sabah olduğunda aynı insanlar, sanki hiç durmamış gibi dans ediyordu. Bu durum, çevredekiler için dehşet vericiydi.

Dans edenlerin bir kısmı, bedenlerinde yanma ve ağrı hissettiklerini anlatmıştı. Kaslar kilitleniyor, kalp hızla çarpıyor, nefesleri kesiliyordu. Buna rağmen hareket durmuyordu. Bu yüzden dans, bir eğlence değil, adeta bir cezaya dönüşmüştü. İzleyenler müzik duymuyor, ama acıyı net şekilde görüyordu.

Bugün bu anlatımlar, bedenin aşırı stres altında nasıl kontrolden çıkabildiğini düşündürüyor. Zihin durmak isterken, sinir sistemi başka bir karar alabiliyor. Ama 1518’de insanlar bunu böyle adlandıramıyordu. Onlar için bu, insanın kendine karşı çaresiz kalmasıydı.
Belki de dans salgınının en rahatsız edici yanı buydu. İnsanlar kaçmak istedikleri şeyin tam ortasındaydı. Kendi bedenleri. Ve ne kadar isterlerse istesinler, ondan uzaklaşamıyorlardı.

1518 Dans Salgını hâlâ tam olarak açıklanabilmiş değil. Ama bize şunu hatırlatıyor: İnsan bedeni, her zaman aklın kontrolünde değil. Bazen toplumun baskısı, korku ve çaresizlik, tek bir kişide başlayıp bütün bir şehri harekete geçirebilir. Hem de durmaksızın dans ederek.

Kaynakça:

  1. John Waller – A Time to Dance, a Time to Die: The Extraordinary Story of the Dancing Plague of 1518
  2. Robert E. Bartholomew & Erich Goode – Madness Explained: Psychosis and Human Nature

Yazar: Tuncay BAYRAKTAR

Bunları da beğenebilirsin
Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.