Doğal Bağışıklık: Doğuştan Gelen Bağışıklık Nedir?

Doğal bağışıklık, doğuştan gelen ve hızlı tepki vermek üzerine kurulmuş olan bir sistemdir. Enfeksiyon başladığı zaman istilacı hücreye saldırıp onu yok etmeyi sağlar. Hepimiz ileri düzeyde gelişmiş olan bu savunma sistemleri ile doğarız. Bu dünyada bilinen bütün mikroorganizmaların izini sürebilecek kadar eksiksiz bir bilgisayar yazılımına benzer. Vücuda girmeye çalışan zararlı mikroorganizmalar ya da mikroplar bu alanda uzmanlaşmış olan hücrelerin salgıladığı proteinlerle tanınmaktadır. Şekil tanıma reseptörü adı verilen protein yapılar hem hücresel stres ile ilgili molekülleri hem de mikrobiyal patojenleri, onlar ile karşılaştıkları zaman tanıyarak dost ya da düşman olduğunun ayırdına varamayabilir. Karşı karşıya gelinen bu desen kodlarda düşman olarak geçiyorsa hücrede gerekli birimlere sinyal gönderilip sistemler devreye sokulur. Tıpkı bir ordu gibi her an harekete geçmeye hazır halde bekleyen bu sistem atağa geçmeye programlanmış bir sistemdir. Savaş bölgesi ise vücut içinde enfeksiyon olan bölge yani saldırının başladığı yerdir. Görevleri, saldırının başladığı yere hücum ederek düşmanı tanıyıp hemen yavaşlatmak olan bu birliklerin bütün patojenler karşısında zafer kazandığı söylenemez. Çünkü patojenleri gen diziliminden tanıyor ve o gen dizilimlerini çoğu zaman ayırt edemiyor. Saldırganlar, değişken taktikler sergilediği için bu durum ortaya çıkmaktadır. Çünkü onların da bazı hileli taktikleri var. Bu tür taktikler karşısında daha etkili olan bir savunma sistemine gereksinim duyulabilir. İşte bu noktada, sonradan kazanılmış bağışıklık sisteminin alternatif çözümleri devreye girmelidir.

Bağışıklık Sağlayan Yapılar

1. Epitel Bariyer

Ciltte bulunan epitelyum dokusu, solunum ve sindirim sistemi ile birlikte mikropların sebep olduğu bir takım enfeksiyona karşı öncelikli savunmanın en önemli oyuncularından. Hücreler arasındaki sıkı bağ yapıları doğal bir bariyer yaratıyor. Solunum ya da sindirim sistemlerinde bulunan sümüksü salgı da benzer biçimde mikropların girişini önleyen fiziki bir engele dönüşüyor. Epitel dokunun salgıladığı anti-mikrobiyal bir takım kimyasallar saldırganların yayılarak dağılması ve büyümesine engel olurken iltihap kapma riski azaltılmış oluyor. Sindirim sisteminde ise saldırganlar mide asidi ve sindirim enzimleri sayesinde öldürülüyor.

2. Fagositler (Nötrofil ve Makrofajlar)

Mikroplar epitel bariyerden geçmeyi başarırlarsa vücuda saldıran patojenleri takip etmek ile görevli olan nötrofil ve makrofajlar devreye sokulmalıdır. Bu fagositler vücutta dolaşıp patojenleri arayarak, buldukları zaman onları yutmalarıyla bilinir. Nötrofiller normal zamanlarda dolaşım sisteminde bulunur. Makrofajlar ise dokularda olan çok işlevli hücrelerdendir. Ayrıca doğuştan gelen bağışıklık ve edinilmiş olan bağışıklık arasında bir köprü vazifesi görüp ileri seviye savunma ve saldırı amaçlı ikinci seviye bağışıklık sistemini devreye sokar.

3. Dendritik hücreler

Tıpkı yukarda bahsedilen nötrofil ve makrofajlar gibi bu hücreler de mikropları tespit ederek yok etmeyi amaç edinen fagositlerdendir. Deride, akciğerde, burunda, midede ve bağırsakta bulunan bu hücreler yapay bağışıklık sistemini uyararak devreye sokan yapılardan biridir. Doğuştan gelen bağışıklık ile sonradan kazanılan bağışıklık sistemi arasında köprü kurarak T hücrelerine antijenleri (antikor üretmek için gereken proteinler) sunuyor. Bu sayede onları aktif hale getiriyorlar.

4. Plazma proteinleri

Plazma proteinleri (patojenlerin vücut içine girişi ile aktif hale gelmiş olan) patojenleri bağlayarak etkisiz bir hale getirmekten sorumludur. Normal şartlarda kanda bulunan plazma proteinleri saldırı olunca sitokin salgısı üretimine yoğunlaşmaktadırlar. Sonuçta saldırganların verdiği hasarı temizleyip hasar görmüş yerde iltihaplanma yaratır. Bu sayede mikrop yiyen hücreler bu bölgeye geliyor. Patojenler bu sayede yok ediliyor.

5. Doğal öldürücü hücreler

Doğuştan öldürmeye programlanmış olan bu hücreler saldırı olunca etkinleştirilme ihtiyacı duymadan karşı saldırıya geçen beyaz kan hücreleridir. Mikropların üzerine direk olarak saldırmak yerine, saldırganların ele geçirmiş olduğu hücreleri (örneğin kanser hücreleri gibi DNA’daki bir hasar sebebi ile başkalaşmaya başlamış olan hücreleri) hedef alıyorlar. Saldırdıkları hücrenin, hücre zarını zayıflatarak, su ve iyonların hücreye sızmasını sağladıkları için artan basınç nedeni ile, hücrelerde patlama meydana gelmesi kaçınılmaz hale geliyor.

6. B lenfositleri

Hem B lenfositleri hem de T lenfositleri, kemik iliğinde bulunan kök hücrelerde üretilmektedir. Aslında normalde kan ya da lenfte B hücreleri antikor üretmeden dolaşımdadır. Bu B hücreleri antijenler ile karşılaştığı zaman ya da yardımcı T hücrelerinden sinyal aldığı zaman ilk olarak antikor üretiyor, daha sonra ise karşılaşılan mikrobu kayda alan bir bellek hücresine dönüşüyor. Antikor ürettiği zaman saldırganı etkisiz hale getirerek fagositler için kolay hedef olmalarını sağlamaktadır. Saldırı başarılı bir şekilde savuşturulduğu zaman artık bu savaşı kayıt edebilir. Bir daha aynı patojen tekrar saldırırsa işi zorlaşır. Çünkü B hücreleri deneyimi kaydettiği için sistem ilkine oranla çok daha çabuk yanıt verecek.

7. T lenfositleri

B lenfosit hücrelerinden farklı şekilde, T hücrelerinin %95’lik bölümü MHC moleküllerinin ortaya çıkardığı peptit parçacıklarını tanımaya ayarlanmıştır. Bu yapı vücutta üretilen antijenler ile yabancı saldırganın ayrımını yapmaya yarar. Böyle bir ayrım olmasaydı eğer vücutta bulunan tüm antijenlere saldırır ve sağlıklı olan hücrelere de hasar vermiş olurdu. T hücrelerinin en önemlileri; Yardımcı ve sitotoksik olan T hücreleri çok önemlidirler. Yardımcı T lenfositleri, B hücrelerine destek sağlamak için büyüyerek, bu hücrelerin savaşa hazır hale gelmelerini sağlıyor. Aynı zamanda makrofajları da aktive eder ve diğer T hücrelerinin durumlarını belirler. Sitotoksik T lenfositleri ise mikropların ele geçirdiği hücrelere saldırarak yok eder.

Bu Sistem Doğru Şekilde Çalışmazsa

Patojenlerden vücudu koruyan ve sağlıklı şekilde kalmamıza yardımcı olan bağışıklık maalesef her zaman çok iyi işlemiyor. Hatalı çalışması durumunda ölümcül sonuçlar doğurabilir. Savunma mekanizmasında oluşan bazı hatalar üç kategoride değerlendirilmektedir: Bağışıklık yetmezliği, kendine olan bağışıklık ve aşırı duyarlılık.

*Bağışıklık Yetmezliği: Sistem bileşenlerinden bir tanesi dahi devre dışı kalırsa bağışıklık yetmezliği şeklinde bilinen durum ortaya çıkmaktadır. Bunun nedeni kimi zaman yeterince beslenememe, kimi zaman ise bağışıklığı zayıflatan madde kullanımları olabilir. Özellikle protein eksikliği hücresel bağışıklığın azalmasına yol açıyor.

*Kendine olan bağışıklık: Sistem kendine ait olan maddeler ile düşmanı ayırt etmekte zorlanır. Bazen vücudun sağlıklı olan bölgelerine de saldırı planları yapabiliyor.

*Aşırı duyarlılık: Vücudun kendi dokularına zarar veren bir bağışıklık tepkisidir. Bu bozukluk reaksiyon mekanizmasına göre Tip 1, Tip 2, Tip 3 ve Tip 4 olarak dört sınıfa ayrılır.

-Tip 1 duyarlılık alerjik olan reaksiyonlarda devreye girer.
-Tip 2′ duyarlılık antikorlar vücudun sağlıklı olan hücrelerine saldırıp onları düşman olarak işaretler. En sık rastlanan durumdur.
-Tip 3 duyarlılık damar duvarlarında ya da diğer bazı dokularda biriken antikor-antijen kalıntıları nedeni ile oluşmaktadır.
-Tip 4 duyarlılık ise yardımcı ve sitotoksik T hücrelerinin uygunsuz davranışı ile oluşuyor.

Kaynakça:
http://www.imgt.org/IMGTeducation/Tutorials/ImmuneSystem/UK/the_immune_system.pdf

Yazar: Taner Tunç

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This div height required for enabling the sticky sidebar
Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views : Ad Clicks : Ad Views :