- yüzyıl İngiltere’sinde, Suffolk bölgesindeki Woolpit köyünde anlatılan bir hikâye var ki masalla tarih arasındaki çizgiyi hâlâ bulanık bırakıyor. Tarlada çalışan köylüler, derin kurt çukurlarının yakınında iki çocuk buluyor. Üzerlerindeki giysiler tanıdık değil. Konuştukları dil ise köydeki hiç kimseye benzemiyor. Ama en tuhaf ayrıntı şu: Çocukların teni yeşil.
ÇOCUKLARIN BULUNUŞU
Woolpit’te o gün her günkü gibi başlıyor. Köylüler sabahın erken saatlerinde tarlaya dağılıyor. Bazıları toprağı sürüyor, bazıları hasat kalıntılarını topluyor. Bölge, adını da buradan alıyor zaten. “Woolpit”, kurtları yakalamak için kazılmış derin çukurlarla dolu bir arazi. Bu çukurlar özellikle hayvan sürülerini korumak için açılıyor ve üstleri çoğu zaman dallarla, otlarla örtülüyor. Köylüler bu alanlara alışık. Nerede yürüneceğini, nerede dikkatli olunacağını biliyorlar.
Ama o gün, alışılmadık bir şey fark ediyorlar. Kurt çukurlarından birinin yakınında, normalde duyulması imkânsız sesler geliyor. Bir hayvan sesi değil bu. Daha çok fısıltı gibi, ama anlaşılmaz. Yaklaştıklarında, çukurun kenarında duran iki çocuk görüyorlar. Korkmuş hâldeler. Üstleri başları çamur içinde. Sanki uzun süre yerin altında kalmış gibiler. Çocuklar ağlamıyor, bağırmıyor. Sadece kendi aralarında, köylülere tamamen yabancı bir dilde konuşuyorlar.
İlk başta kimse ne yapacağını bilmiyor. Çocuklar bir tuzağa düşmüş gibi görünmüyor, ama çukurlardan da çıkmış gibiler. Köylülerin bazıları bunun kötü bir alamet olabileceğini düşünüyor. Ortaçağ insanı için açıklanamayan her şey, ilahi ya da şeytani bir işaret olabilir. Yine de çocuklar zarar görmüşe benzemiyor. Fiziksel olarak sağlamlar. Tek tuhaflık, tenlerinin rengi.
Yeşil. Sadece soluk değil. Gerçekten yeşil.
Bu noktada korku, meraka dönüşüyor. Çocukların köyden olmadığı belli. Kıyafetleri yırtık ama tanıdık kumaşlardan değil. Kimsenin tanımadığı bir dil konuşmaları, çevredeki köy ihtimalini de ortadan kaldırıyor. Sonunda onları tarlada bırakmak yerine, malikâneye götürmeye karar veriyorlar. Çünkü cevapları olmayan sorularla baş etmenin en güvenli yolu, onları yetkili birinin önüne çıkarmak.
Belki de hikâyenin en garip yanı burada başlıyor. Çünkü Woolpit’te yaşayan bu insanlar, sıradan bir iş günü içinde, farkında olmadan Ortaçağ’ın en esrarengiz kayıtlarından birine ilk adımı atmış oluyor.
KRONİKÇİ KAYITLARI
Bu olayın sıradan bir köy söylentisi olarak kalmamasının en önemli nedeni, dönemin saygın kronikçileri tarafından yazıya geçirilmiş olması. Ortaçağ’da herkes her duyduğunu kayda geçirmez. Kronikler genellikle savaşları, kralların ölümünü, kıtlıkları ve dini olayları anlatır. Woolpit’te bulunan iki çocuk, bu ölçekte bakıldığında son derece küçük bir olay gibi durur. Ama yine de yazılmıştır.
İlk kaynaklardan biri, 12. yüzyıl tarihçisi William of Newburgh’tür. Olayı aktarırken masalsı bir dil kullanmaz. Duyduğunu yazdığını özellikle vurgular ve bilgiyi “güvenilir tanıklardan” aldığını söyler. Bu ifade, Ortaçağ tarihçiliğinde önemlidir. Çünkü yazar, anlattığı şeyin uydurma olmadığını, şahsen inandığını ima eder.
William of Newburgh, Historia rerum Anglicarum adlı eserinde Woolpit’teki çocuklardan söz ederken alışılmadık derecede temkinlidir. Metninde hikâyeyi süslemeye çalışmaz. Aksine, anlatının tuhaflığının farkında olduğunu açıkça hissettirir. Olayı aktarırken, bunun “aklın kolayca kabul edemeyeceği” bir vaka olduğunu söyler. Ama hemen ardından, hikâyeyi uydurma diye bir kenara atmadığını da ekler. Çünkü anlatılanlar, ona göre güvenilir kişilerden gelmiştir.
William’ın dikkat çektiği ilk nokta çocukların bulunma şeklidir. Onların Woolpit yakınındaki kurt çukurlarının civarında ortaya çıktığını yazar. Özellikle “ortaya çıktılar” ifadesi önemlidir. Çünkü çocukların çukura düşmüş hâlde bulunmadığını ima eder. Sanki orada değillerken bir anda oradaymışlar gibi anlatılır. Bu belirsizlik, William’ın metninde bilinçli olarak korunur.
Ten renkleri konusunda nettir. Çocukların derisinin “alışılmadık bir yeşillikte” olduğunu özellikle vurgular. Bu ayrıntıyı geçiştirmez, çünkü olayın merkezinde bunun olduğunu bilir. Aynı şekilde dilleriyle ilgili de açık yazar: Konuştukları şey, bilinen hiçbir dile benzemez. Latince değil, Saksonca değil, çevredeki halkların dili hiç değildir.
Beslenme meselesi William için ayrı bir kanıttır. Çocukların uzun süre hiçbir yiyeceğe dokunmadığını, yalnızca bakla gördüklerinde tepki verdiklerini anlatır. Bu ayrıntıyı sıradan bir gözlem gibi yazar, ama aslında hikâyeyi “gerçek” yapan parçalardan biri budur. Çünkü böyle küçük, gündelik ayrıntılar uydurma hikâyelerde nadiren yer alır.
William of Newburgh’un metninde en dikkat çekici şeylerden biri de kız çocuğunun anlattıklarına yaklaşımıdır. Onun sözlerini olduğu gibi aktarır, ama yorumlamaz. “Güneşsiz bir diyar”, “sürekli alacakaranlık” gibi ifadeleri verir ve durur. Bu yerin ne olduğu konusunda bir iddiada bulunmaz. Ne cennet der, ne cehennem, ne de masalsı bir ülke.
Belki de William’ı özel kılan tam olarak budur. Hikâyeyi aktarmış, ama onu açıklamaya zorlamamıştır. Okuyucuya, hatta gelecekteki tarihçilere şu hissi bırakır: “Bu olay yaşandı. Ne anlama geldiğini bilmiyorum.” Ve bu dürüst belirsizlik, Woolpit’in yeşil çocuklarını sekiz yüz yıl sonra bile konuşulur hâlde tutar.
Bir diğer önemli kaynak ise Ralph of Coggeshall’dır. Kendisi Woolpit’e görece yakın bir manastırın başrahibidir. Yani hikâyeyi uzaktan duymamış, bölgeyle doğrudan bağlantısı olan bir isimdir. Ralph, çocukların yeşil tenlerinden, bilinmeyen dillerinden ve özellikle kız çocuğunun daha sonra anlattıklarından ayrıntılı biçimde söz eder. Onun metninde olay, bir efsane değil, açıklanamayan ama yaşanmış bir vaka gibi ele alınır.
Ralph of Coggeshall, Woolpit’in yeşil çocuklarını yazarken William of Newburgh’ten biraz daha ayrıntıcıdır. Chronicon Anglicanum adlı kroniğinde olayı aktarırken, duyduğu hikâyeyi uzak bir söylenti gibi değil, bizzat güvenilir kaynaklardan edinilmiş bir bilgi gibi sunar. Zaten yaşadığı manastır, Woolpit’e oldukça yakındır. Bu coğrafi yakınlık, anlattıklarına ayrı bir ağırlık kazandırır.
Ralph, çocukların bulunma anını kısa geçmez. Onların kurt çukurlarının yakınında, yönlerini kaybetmiş hâlde ortaya çıktıklarını yazar. Korkmuş ama yaralı olmadıklarını özellikle belirtir. Bu detay önemlidir. Çünkü çocukların bir kazadan sağ çıkmış gibi değil, sanki başka bir yerden gelmiş gibi göründüklerini ima eder.
Ten renkleri konusunda Ralph da nettir. Yeşilliğin geçici bir solgunluk olmadığını, alışılmadık ve dikkat çekici olduğunu söyler. Bu durumu hastalıkla ya da açlıkla açıklamaya çalışmaz. Sadece gözlemini aktarır. Aynı yaklaşımı dilleri için de sürdürür. Konuştukları dil, çevredeki hiçbir halka ait değildir ve uzun süre çözülemez.
Ralph of Coggeshall’ın anlatısında kız çocuğu daha merkezi bir yer tutar. Erkek çocuğun kısa sürede öldüğünü, kızın ise zamanla hayata tutunduğunu yazar. Kızın Hristiyanlığı kabul etmesi, vaftiz edilmesi ve İngilizce öğrenmesi özellikle vurgulanır. Ortaçağ kronikleri için bu ayrıntı önemlidir. Çünkü “bilinmeyen” olan, yavaş yavaş tanıdık hâle gelmektedir.
Kız çocuğunun kendi ülkesine dair anlattıkları Ralph’ın metninde daha belirgin yer alır. Güneşin hiç parlamadığı, her yerin loş olduğu bir diyardan söz edildiğini yazar. Bu ülkenin “Aziz Martin’e adanmış” bir yer olarak anılması, Ralph’ın dikkatini çeker ama o da bunu açıklamaya kalkmaz. Sadece aktarır.
Ralph’ın metninde dikkat çeken bir başka nokta, hikâyeye yüklenen anlamdır. Olay açıkça bir mucize olarak sunulmaz. Ama sıradan da değildir. Ralph, bu çocukların varlığını Tanrı’nın insan aklına her şeyin açık olmadığını hatırlatan bir örnek gibi bırakır. Yorum yapmaktan çok, kayda geçirmeyi tercih eder.
Belki de bu yüzden Ralph of Coggeshall’ın yazdıkları, Woolpit’in yeşil çocuklarını efsaneden ayıran temel taşlardan biridir. Çünkü anlattıkları ne tam bir masaldır ne de açıklaması net bir vakadır. Sadece, yaşandığına inanılan tuhaf bir karşılaşmanın sessiz ve dikkatli bir kaydıdır.
Dikkat çekici olan şey, bu iki kaynağın birbirinden bağımsız olmasıdır. Aynı hikâye, benzer ayrıntılarla iki farklı kronikte yer alır. Üstelik çocukların bulunduğu yer, beslenme alışkanlıkları ve zamanla yeşil rengin kaybolması gibi detaylar örtüşür. Bu da olayın, en azından anlatıldığı şekliyle, dönemin insanları için gerçek kabul edildiğini gösterir.
Elbette Ortaçağ kronikleri bugünün tarih anlayışıyla birebir örtüşmez. Mucizeler, işaretler ve bilinmeyen olgular sıkça yer alır. Ama Woolpit’in yeşil çocukları anlatısı, aşırı süslenmiş bir hikâye gibi durmaz. Ne ejderhalar vardır ne de açık bir ilahi müdahale. Sadece açıklaması yapılamayan iki çocuk ve onlara tanık olan insanlar vardır.
Belki de bu yüzden bu hikâye hâlâ ciddiye alınır. Çünkü masal olamayacak kadar ölçülü, sıradan bir olay olamayacak kadar tuhaftır. Ortaçağ kroniklerinin sayfalarında yer alması, Woolpit’in yeşil çocuklarını unutulmaz kılan en güçlü nedenlerden biridir.
ÇOCUKLARIN BAKIMI
Köylüler çocukları malikâneye götürüyor. Günlerce hiçbir şey yemiyorlar. Önlerine konan ekmekleri, etleri reddediyorlar. Ta ki taze bakla bulana kadar. Baklaları kabuklarıyla yemeye çalışmaları, onların dünyasının bambaşka olduğunu düşündürüyor. Zamanla normal yiyeceklere alışıyorlar ve ilginç bir şekilde, bu süreçte tenlerindeki yeşil renk solmaya başlıyor.
İki çocuk malikâneye getirildikten sonra her şey aynı hızda ilerlemez. Erkek çocuk, daha başından beri kız kardeşine göre daha kırılgan görünür. Kroniklerde onun daha sessiz, daha içine kapanık olduğu ima edilir. Yeni çevreye uyum sağlamakta zorlanır. Yiyecekleri reddetmesi, günlerce sadece bakla istemesi bedenini iyice zayıflatır.
Ortaçağ şartlarında bu durum çok tehlikelidir. Tıp bilgisi sınırlıdır. Çocukların nereden geldiği bilinmediği için nasıl beslenmeleri gerektiği de bilinmez. Erkek çocuğun bünyesi, bu ani değişime dayanamaz. William of Newburgh, ölümün “kısa süre sonra” gerçekleştiğini yazar, ama kesin bir süre vermez. Bu belirsizlik, olayın ne kadar hızlı geliştiğini gösterir.
Bazı anlatılarda erkek çocuğun daha huzursuz olduğu, hatta melankolik bir hâl sergilediği belirtilir. Yabancı bir dil, yabancı insanlar, tanımadığı yiyecekler. Üstelik kendi dünyasına dair kimse onu anlayamaz. Bugünden bakıldığında bu, ağır bir travmadır. Ama o dönemde böyle bir durumun adı yoktur.
Ölümünün nedeni açıkça yazılmaz. Hastalık mıydı, açlık mıydı, yoksa ikisinin birleşimi mi, bilinmez. Kronikçilerin bu konuda sessiz kalması dikkat çekicidir. Erkek çocuğun ölümü dramatize edilmez. Bir masalda olması beklenecek büyük bir anlam yüklenmez. Sadece kaydedilir.
Bu ölüm, hikâyenin tonunu da değiştirir. İki bilinmeyen çocuktan biri artık yoktur. Geriye tek bir tanık kalır. Kız çocuğu. Onun anlattıkları, erkek çocuğun anlatamadıklarının da yerine geçer. Belki de bu yüzden kızın sözleri, kroniklerde daha fazla yer bulur.
Erkek çocuğun erken ölümü, Woolpit’in yeşil çocukları anlatısının en sessiz ama en ağır kısmıdır. Çünkü burada gizemden çok, tanıdık bir gerçek vardır: Bilinmeyen bir dünyadan koparılmış bir çocuğun, yeni bir hayata tutunamaması. Masal gibi başlayan hikâye, bu noktada sert bir şekilde gerçeğe çarpar.
Kız çocuğu, bir gün hayvan güderken garip bir ses duyduklarını, ardından bir mağaraya girdiklerini ve gözlerini açtıklarında Woolpit’te olduklarını söylüyor. Bu mağara anlatısı, bazılarına göre başka bir dünyaya açılan bir geçit. Bazılarına göre ise çocukların geldiği yerin gerçek ama bilinmeyen bir bölge olduğu fikrini doğuruyor.
Yüzyıllar boyunca birçok açıklama ortaya atılmış. Kimileri bunun yeraltı dünyasına dair bir halk anlatısı olduğunu savunuyor. Kimileri ise çocukların Flanders’tan gelen, farklı beslenme nedeniyle ciltleri yeşilimsi görünen mülteci çocuklar olabileceğini söylüyor. Ortaçağ’da bakır eksikliği ya da kloroz gibi hastalıkların cilt rengini değiştirebildiği de biliniyor.
Ama tüm mantıklı açıklamalara rağmen hikâyede tam oturmayan bir şeyler var. Dil meselesi. Anlatılan coğrafya. Ve olayın dönemin ciddi tarihçileri tarafından kayda geçirilmiş olması. Belki de bu yüzden Woolpit’in yeşil çocukları hâlâ anlatılıyor. Çünkü bazı hikâyeler, çözüldüklerinde değil, çözülemedikleri için akılda kalıyor.
Kaynakça:
Paul Harris, Folklore and Reality: The Green Children of Woolpit
Yazar: Tuncay BAYRAKTAR