Bilim, temel anlamda doğayı anlama gayretidir. Bitkiler ne zaman büyür, meyveler ne zaman olgunlaşır, yağmur ne zaman yağar gibi ilk insanların günlük hayatlarında gözlemledikleri bir takım olay ve oluşları pratikte uygulanabilir halde bir araya getirdikleri zaman gelişmeye başlamıştır. Bilimsel yöntem ve modern bilimin gelişiminden çok daha önceleri bu neden-sonuç ilişkileri üzerine yapılan gözlemler bilimsel düşüncenin ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Bilimdeki en köklü gelişmelere Eski Yunan ev sahipliği yapmıştır. Bu dönemde evrenin insanları kendi kapris ve gönüllerince yöneten bazı tanrılar tarafından koyulan keyfi kurallara bağlı olmadığını bunun yerine dünyanın tutarlı, belirli kanunlara sahip ve doğaüstü güçlerden bağımsız bir yer olduğu düşüncesi doğmaya başlamıştır. Böylece filozoflar evrenin uyduğu bazı doğa kanunlarını ya da kendi deyimleriyle filozofik esasları, keşfetmeye çalışmışlardır.
Eski Yunanlılar, özellikle de Aristotales (İ.Ö. 384-322) sistematik gözlemler yapmış ve bunlardan yola çıkarak felsefi anlamda faydacılıktan uzak genellemeler ve hipotezler kurmuştur. Bu fikirler daha sonra mantık çerçevesinde geliştirilerek güçlü bir araç haline gelmiştir ve bunların ışığında hipotezlerinden, deneysel doğrulama kaygıları taşımayan öngörümler diyebileceğimiz, bazı saptamalar oluşturmuştur. Eski Yunan’da bilimin özü felsefeydi ve temel hedefi ayrıntılar üzerinde çalışmaktan çok birleşik bir dünya görüşü üretmekten ibaretti. Aristotales’in felsefi sistemini kabul edenler dışında Anaximander gibi evrendeki her şeyin ateş, toprak, hava ve sudan oluştuğunu, Pythagoras gibi tüm sırların ve bilinmeyenlerin sayısal oranları olduğunu, Democritus gibi tüm maddelerin görünmeyen atomlardan oluştuğunu düşünen başka bir çok bilim adamı da bulunmaktaydı.
Sanılanın aksine tüm Eski Yunan bilimi metafiziğe dayalı değildi özellikle bugün bile tıbbi teşhislerde kullanılan bazı gözlem ve sonuçları ilk kez ortaya koyan Hippocrates buna örnek verilebilir. Romalılar, özellikle edebiyat, tarih ve sanat alanlarında büyük ilerleme kaydetmesine karşın Yunanlılardan aldıkları bilimsel bilgileri geliştirmekte çok fazla başarılı olamamışlardır ve beşinci yüzyıldan itibaren kuzeyden gelen barbar toplumların yağmalamalarından sonra küçük gayretler de sona ermiş ve karanlık çağlara girilmiştir.
Bu dönemden sonra, doğuda Araplar bulabildikleri Yunan kaynaklı bilgileri geliştirmişlerdir. Avrupa’da ise Charlemagne ve ardılları (1.S. 800’den itibaren) barbarların dinsel, kültürel ve askeri etkilerini ortadan kaldırana kadar gözden uzak manastırlarda Yunan biliminden kalanları korumaya çalışmışlardır.
Başlangıçta, bilginler Eski Yunan’dan gelen bilgileri yalnızca özümsemeye gayret etmişlerdir. Aristoteles’in çalışmaları oldukça geçerli ve önemlidir. O’nun mantığa uygun, birleştirici ve estetik dünya görüşü özellikle insan doğasının en mantıksız, en çirkin ve ihtilaf doğuran uygarlıkları tarafından yüzyıllardır yönetilen toplumlara oldukça çekici gelmiştir.
Aristoteles’in evreni mükemmellik, güzellik ve armoni ile doludur. Dünya bunun tam ortasında yer alır ve ay, güneş, gezegen ve yıldızlar dünyanın etrafında dolaşan mükemmel, şeffaf, tek merkezli kürecikler halindedir. Bu kavram daha sonraları Ptolemaik astronominin temellerini oluşturmuştur.

Kaynakça:
Discover Magazine

Yazar: Taner Tunç

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here