Dil psikolojisi “psikolinguistik” ya da psikodilbilim, insanların dili kazanmasını, kullanmasını ve anlamasını sağlayan psikolojik ve nörobiyolojik faktörleri inceler. İlk psikodilbilim çalışmaları, insan beyninin nasıl işlediğine ilişkin tutarlı verilerin eksikliğinden dolayı büyük ölçüde felsefi girişimlerdi. Modern çalışmalar ise beynin dili nasıl işlediğini incelemek için biyoloji, nörobilim, bilişsel bilim ve bilgi teorisini kullanmaktadır.

Dil, toplumun ayrılmaz bir parçasıdır ve bireylerinin yaşama biçimini yansıtır. Her kültürün vazgeçilmez değerdeki bu özelliği bireyleri benzersiz kılar. Bu nedenle psikodilbilimin kuramlarını anlamak büyük önem taşımaktadır. Wundt, Gall, Lordat, Wernicke, Broca, Piaget, Carnap ve diğerlerinin çalışmaları, psikodilbilim alanında yaptıkları çığır açan keşifler, psikolojide konuyla ilgili son derece gelişmiş bir bilgi birikiminin önünü açmıştır.

Psikodilbilim Kuramları

1900’lerin başlarında, zihinsel süreçleri en temel parçalarına ayırmaya odaklanan ve iç gözlem yöntemini kullanan “yapısalcılığın” ve bilginin değerinin yararlılığına bağlı olduğuna inanan, insanların zihnin yapısından ziyade dil ve düşünce ile ne yaptığını inceleyen “işlevselciliğin” başlangıcından sonra “davranışçılık” adı verilen yeni bir düşünce okulu ortaya çıktı. Davranışçılar, psikolojiyi, zihin, düşünce ve imgelem gibi yapıları dışlayan, bilimsel yöntemin tüm gerekli araçlarıyla donanmış ampirik bir bilim olarak kurmaya çalıştılar. John Watson ve B. F. Skinner gibi ünlü davranışçılar, gözlemlenebilir davranışlara dayanan ancak öznel zihinsel yapılara dayanmayan bir psikoloji bilimi istemişti. Davranışçılığın, yapısalcılık gibi düşünce okullarından uzaklaştığı nokta budur. Davranışçılara göre eğer psikoloji bir bilim olmak istiyorsa ölçülebilir alanları araştırmak zorundaydı. Bu nedenle davranışlara bakılması gerekliydi. Davranışçılık, Amerika’da Watson’un ve Rusya’da köpeklerin klasik koşullandırma çalışmalarıyla tanınan Ivan Pavlov’un öncülüklerinde kuruldu. 1950’lerde, klasik koşullandırma, kelimelerin nasıl duygusal anlam kazandığını açıklamak için kullanıldı. Davranışçılık, uzmanların dile bakışlarını değiştirdi. Ancak bu bakış “bilişselcilik devrimi”yle yeniden biçimlenecekti.

Chomsky, Pinker Ve Lakoff’un Yaklaşımları

Noam Chomsky, akademik alanda önde gelen dilbilimcilerden biridir. Chomsky, B. F. Skinner’in “Sözlü Davranış” kitabının eleştirisiyle ünlenmiştir. Skinner, konuşmanın, pekiştirme, sönümleme ve genelleme gibi operant öğrenme süreçlerinin bir ürünü olduğunu ileri sürüyordu. Chomsky’nin rasyonalist argümanı ise dil potansiyelinin doğuştan gelen bir zihinsel kapasite olduğuydu. Çocukların dil edinme örüntülerinin ebeveynlerinin bir ürünü olarak kabul etmek için çok sistematik olduklarını öne sürdü. Chomsky’nin bakış açısı akademisyenlerin dil tanımlarını değiştirdi. Dil edinebilme potansiyel olarak evrenseldir ve doğuştan gelir, bir koşullanmanın ürünü değildir. Chomsky, dilin diğer özelliklerine yaptığı katkılarla da tanınmıştır. Yapısal dilbilime meydan okuyan “Sözdizimsel Yapılar” (1957) adlı kitabı bu katkılarının çok bilinen bir örneğidir. Chomsky’nin, dilbilgisi bilgimizin çoğunun doğuştan geldiğini ve gramer bilgisinin “evrensel bir dilbilgisi” olduğunu öne sürdüğü “üretici gramer” teorisi de çok tartışılmıştır.

Harvard Üniversitesi’nin ünlü psikoloji profesörlerinden Kanadalı bilişsel bilimci, deneysel psikoloji uzmanı ve dil bilimci Steven Pinker “Dil İçgüdüsü” (1994) ve “Boş Sayfa” (2002) gibi çok satan kitapların yazarıdır. “Dil İçgüdüsü” kitabında Pinker, insanların doğuştan gelen bir dil yeteneğine sahip olduklarını söyler ve Chomsky’nin evrensel dilbilgisini destekler. Pinker dili, insanın zorluklarla karşılaştığı iletişim engellerini aşması için evrimle gelişen bir şey olarak görmektedir. Aynı zamanda dilin içgüdüsel olduğunu, insan yapımı bir buluş olmadığını ileri sürer ve örneğin dilbilgisine dayalı işaret dilini kullanan sağır bebekleri dilin doğallığına kanıt olarak gösterir.

George Lakoff, özellikle İngiliz dilindeki metaforlar üzerine yaptığı çalışmaların yanı sıra matematik alanına uyguladığı somutlaşmış akıl üzerine yazılarıyla da ünlüdür. Lakoff, “Yaşadığımız Metaforlar” (1980) adlı kitabında, metaforların kavramsal olarak inşa edildiğini ve düşüncenin gelişiminde merkezi olduğunu iddia etmiştir. Lakoff’a göre metaforik olmayan düşüncenin mümkün olduğu tek an, yalnızca fiziksel gerçekliğin anlatıldığı veya düşünüldüğü andır. Lakoff’un ünlü teorilerinden bir diğeri somutlaşmış akıldır. Somutlaşmış denildiğinde, en karmaşık düşünce ve akıl yürütmelerde bile, en alt düzey sistemlere hâlâ büyük ölçüde bağlı olunmaktadır. İnsan düşüncesinin, alt seviyedeki detaylardan başlayarak açıklanabileceğini ileri sürer. Lakoff, Noam Chomsky ile birlikte de çalıştı ve onun dilbilgisi kuramlarını geliştirmesine yardımcı oldu. Ancak sözdiziminin anlam ve mantıktan bağımsız olup olmadığı konusunda uzun tartışmalara girdiler. Bu anlaşmazlıklar “linguistik savaşları” olarak bilinmektedir.

Psikodilbilimde Bilişselcilik Devrimi

Noam Chomsky ve George Miller gibi uzmanların çalışmaları, psikolojide davranışçılıktan bilişsel perspektife geçişin başladığı bir devrime yol açtı. Bu geçiş bilişselcilik devrimi olarak adlandırıldı. Bilişselcilik, psikodilbilimin doğuşu için çok önemliydi ve dikkatlerin davranışçılıktan dil ve zihinsel süreçlere yönelmesinde rol oynadı. Bilişsel psikoloji; insanların bilgiyi nasıl algıladıkları, organize ettikleri, hatırladıkları ve kullandıkları üzerine geniş bir araştırma alanı haline geldi. 1961’de Michael Gazzaniga ve Roger Sperry, bölünmüş beyin araştırmalarını başlattılar. Claude Elwood Shannon ve Norbert Weaver, bilgi miktarını ölçmeyi içeren bilgi teorilerini geliştirdiler. Eric Lenneberg, “Dilin Biyolojik Temelleri” (1967) adlı kitabıyla önemli bir katkıda bulundu. David Rumelhart ve James McClelland, “Paralel Dağıtılmış İşlem” (1986) adlı çalışmalarıyla bilgisayar destekli bilişsel test modellerini geliştirdiler.

“Bilişselcilik”, insanların nasıl düşündüklerini ve iletişim kurduklarını daha iyi anlamak için dilbilim, psikobiyoloji, yapay zeka, bilişsel psikoloji ve bilişsel sinirbilim perspektiflerinden gelen tüm araştırmaları bütünleştiren çok disiplinli bir yaklaşımdır. Bilişsel sinirbilim, beyin ve sinir sistemini bilişsel işlemlere bağlayan bir araştırma alanıdır. Psikodilbilimciler, bilişsel psikoloji, bilişsel bilim ve bilişsel sinirbilim üzerine yapılan araştırmalara katkıda bulunmaktadır. Dile odaklanan bilişsellik ve sinirbilim çalışmaları yirmi birinci yüzyıldaki araştırmaların gündemini belirlemiştir. İnsanların bilgiyi nasıl algıladıkları, organize ettikleri, hatırladıkları ve kullandıkları üzerine çalışmalar büyük bir hız kazanmıştır. Bilişsel psikoloji ve psikodilbilim, insanların dili nasıl ürettiğini ve kavradığını incelemek amacıyla birleşmiş durumdadır.

Kaynakça:

– Trevor A. Harley, “The Psychology of Language: From Data to Theory”, Psychology Press.
– Matthew J. Traxler, “Introduction to Psycholinguistics: Understanding Language Science”, Wiley-Blackwell.
– Marie T. Banich, Rebecca J. Compton, “Cognitive Neuroscience”, Cambridge University Press.

Yazar: Oben Güney Saraçoðçlu

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here