Şu ana kadar, dünyada yaşayan pek çok bitki ve hayvan türünün aynı yerde sonsuza dek yaşamadıkları açık olarak görülecektir. Gerçekten iklimde oluşan şiddetli değişikliklere bakıldığında, pek çok karasal türün yeni alanlara dağılma yetenekleri yoksa kaçınılmaz olarak yok olmayla karşılaşacaklardır. Bir tür, başarılı olarak bir alana yayılmadan önce; en azından üç ana koşulu yerine getirmelidir.
1. Yeni alanda hayatını sürdürüp üreyecek fizyolojik potansiyele sahip olmalıdır.
2. Yeni alanda yerleşebilecek ekolojik uygunluk olmalıdır.
3. Yeni alana fiziksel girişi olmalıdır.
Bu koşulların her birini daha ayrıntılı olarak inceleyelim.
Yeni Bir Alanda Yaşamı Sürdürmek İçin Gerekli Fizyolojik Potansiyel
Bir türün koloni oluşturan üyelerinin girebileceği herhangi bir yeni alan, koloni oluşturan bireylerin ayrıldıkları alandan biraz farklı olacaktır. Dolayısıyla, koloni oluşturacak populasyon hemen, yeni ortam için daha iyi adaptasyonlar evrimleştirmek üzere bir seçilim baskısına maruz kalacaktır. Ancak, böyle evrimsel gelişmeler alana yerleştikten sonra olacağından, koloninin oluşması, koloniyi oluşturan bireylerin en azından minimal ölçüde yeni çevre koşullarında yaşamak için ön uyum özelliklerine sahip olmaları ile mümkün olacaktır.
On uyum sağlamış olmak, elbette yabancı bölgeye geçmek için herhangi bir önlem veya ön hazırlığı belirtmemektedir. Basitçe önceki habitatta gelişmiş özelliklerinin en azından minimum ölçüde yeni habitata uyması anlamına gelir. Örneğin, koloni oluşturan bireylerin yeni alandaki bazı besin kaynaklarını kullanabilmeleri ve iklimin sertliklerine karşı koyabilmeleri gerekir.
İklimin, organizmaların dağılımının nasıl sınırladığını görelim.
Önceden sıcaklık, nem, yağış ve diğer meteorolojik faktörlerdeki geniş bölgesel farklılıklara değinmiştik; geniş bir zaman dilimindeki, böyle faktörlerin ortalama değerleri, bu bölgenin iklimini oluşturur.
Çöl iklimi kurak olsa da, herhangi bir zamanda yağmur yağabilir. Böylece, yukarıda tanımlanan iklim ile meteorolojik faktörlerin kısa bir zaman peryodundaki durumu olan hava durumu, farklı kavramlardır. Hava durumunun canlı organizmalar üzerinde, kesin ve günbegün etkisi vardır. Ilık bir dönemden sonra gelen geç don, bir bitki fidesinin potansiyel verimliliğini bozabilir; birçok hayvanın üreme başarısı alışılmadık kurak veya nemli yıllarda çok farklı olabilecektir.
Diğer bir deyişle, bir alanın iklimi türlerin yayılımının belirlenmesinde önemli, hava durumu ise herhangi bir anda organizma için önemlidir.
Gerçekte, hava ekstremleri, yılın en yüksek ve en düşük sıcaklıkları veya yağmursuz geçen en uzun peryodu, genellikle, organizmanın yayılımını sınırlamada, çok önemlidir. 0°C’nin altındaki sıcaklıklara hoşgörü göstermeyen bir bitki, ılıman iklimli (ortalama yıllık sıcaklık 25°C) bir bölgede, sıcaklık yılın bir günü bile 0°C’nin altına düştüğü takdirde yaşamını sürdüremeyecektir. Bölgedeki diğer bütün koşullar bitki için optimal olabilir; ancak tolere edemeyeceği bir koşul, onun orada yetişmesini önler.
Organizmayı etkileyen ve yayılımını sınırlayan çevresel koşullar onun üzerinde doğrudan etkili olduğundan, ekologlar, çalışılan organizmanın katlanmak durumunda olduğu fiziksel faktörleri, tam anlayabilmek için, mikro-çevre koşullarını (mikrohabitat) analiz etmelidir. Havadaki değişimler çok lokal olabilir. Örneğin; tek bir küçük alanda, gölgeli ve açık alanlar, veya yer ile yer üzerindeki çeşitli yüksekliklerdeki noktalar arasında birkaç derece sıcaklık farklılıkları olabilir. Nem de, rüzgar hızında, güneş ışığı miktarında, toprak tipinde yüksek oranda, benzer lokal varvasyonlar mevcut olduğundan, küçük bir alan içindeki tüm noktalarda bile, tam olarak aynı çeşit organizmalar bulmayı beklememeliyiz. Bitki ve hayvanlar, genelleşmiş bölgesel koşullarda yaşamazlar; belirli bir bölgede esaslı değişiklikler gösterebilen mikro-çevresel koşulların belli aralıklarında yaşarlar.
Buna bağlı olarak, ekologlar, bir bitki türü, Güneyde, Güney Carolina, Kuzeyde Newyork’a, Batıda Atlantik kıyılarından Ohio’ya kadar yayılır dediklerinde, bu, türler bu tüm alan içinde onu destekleyen mikrohabitatlarda yaşar ve bu sınırlar dışındaki hiçbir mikrohabitatta bulunmaz anlamına gelir.
iklim ve hava durumu üzerine odaklanmış olsak da, aynı görüşler diğer çevre özelliklerine de uygulanabilir. Özel bir bitki türü için bölgenin iklimi ideal olabilir, toprak azot ve potasyumca zengin, olduğu halde eğer fosfor, bitkinin gereksindiğinden daha az ise, bitki orada gelişemez. Çevresel faktörlerin tek olarak önemi 1840’larda, Almanya, Giessen Üniversitesinden, Justus von Liebig tarafından belirlenmiştir.
Liebig’in Minumum Kuralı, bitki gelişiminin hangi gerekli faktör ortamda en az ise, o faktör tarafından sımrlanacağını ifade eder. Daha sonra, İllinois Üniversitesinden V. E. Shelford, Liebig’in kuralını hayvanlara uygulayıp, fazla değerlerin de, çok az kadar zararlı olabileceğini dikkate alarak genişletmiştir. Shelford’un Hoşgörü Kuralı bir türün. dağılımının, organizmanın en dar adaptasyon sınırlarına sahip olduğu çevre faktörü tarafından sınırlanacağını ifade eder.
Liebig ve Shelford yasalarının ardındaki prensip, ekolojide önemli olsa da tek bir faktörün daima sınırlayıcı olduğu varsayımına temkinli yaklaşılmalıdır. Gerçek yaşam durumlarında (laboratuvar modelleriyle zıtlık gösteren), çevresel faktörler, herhangi bir faktörü sınırlayıcı olarak tanımlamanın imkansız olduğu ölçüde çok karmaşıktır.
Örneğin, son bölümde gördüğümüz gibi, bir koşul bir tür için optimum değilse tolere edilebilir olsa da diğer bazı faktörlere karşı tolerans azalabilir (elips şeklindeki bir hacmin bir türün ekolojik nişini en gerçekçi yansıttığı sonucu). Bunun ötesinde, Hoşgörü Yasası, avcılık ve rekabet gibi biyotik sınırlayıcı faktörleri kapsamadıkça uygulanabilirliği sınırlı kalacaktır. Bir örnek olarak, binbirdelikotu Hypericum perforatum olayını düşünün.
Sığırlar için zehirli olan bu bitki, Avrupadan, Birleşik Devletlerin batısına getirilmiş ve burada süratle milyonlarca hektarlık değerli toprağa yayılmıştır. Binbirdelik otunu kontrol etmek için, onunla beslenen bir böcek türü getirilmiştir. Kınkanatlı türü, üzerinde pek fazla beslenmediği, ormanlık alanlardaki gölgelik yerlerde kalan bazı küçük populasyonlar dışında, kısa bir sürede otlaklardaki bu yabani otu yok etmiştir. Burada, ortamdaki bazı fiziksel koşullara tolerans eksikliği olmasına karşın, binbirdelik otunun ormanlarda sınırlı kalmasını sağlayan açık olarak bu türdür. Ancak yabani ot kınkanatlı ilişkisinin geçmişini bilmeyen bir gözlemci için otun otlaklarda yayılmasını neyin önlediğini belirleyebilmesi zordur ve hatalı bir şekilde tohumun gölgeli bir habitata gereksinim duyduğunu sanacaktır.
Yeni Bir Alana Yerleşebilmede Ekolojik Uygunluk
Bu gereksinme sıklıkla, yerleşecek türlerin önce çok az bir rekabet ve doğal düşman tehlikesi ile karşı karşıya kalmaları anlamına gelir. Yararlanabileceği henüz kullanılmamış kaynaklar olmalıdır. Neden basittir; koloni oluşturan birey yeni habitatta yaşayabilmek için fizyolojik potansiyele sahip olsa da, o alanda uzun süredir bulunmakta olan türlere göre, yeni koşullara daha az uyum yapma şansları olacaktır. Oraya yerleşmiş türlerden birinin nişi, koloni oluşturan bireyin potansiyel nişine çok benziyor ise, daha önce yerleşmiş türün muhtemelen rekabet avantajı olacak ve yeni bireylerin yerleşmesini önleyebilecektir.
Bununla birlikte, olay her zaman böyle olmaz. Eğer yeni alandaki koşullar, önceki koşullara çok benzerse, koloni oluşturacak tür, yerleşik türe karşı rekabette üstün olabilir ve oradaki türün yerini alabilir. Ekolojik uygunluk aynı zamanda yeni alanın büyüklüğünden de etkilenir. Adanın büyüklüğünün önemi, ada biyocoğrafyası çalışmalarına öncülük eden, Princeton’dan Robert Mac Arthur ve Harvard’dan E.O. Wilson tarafından çok iyi açıklanmıştır. Biz, makul olarak küçük bir adanın, bir grup organizmanın daha az türünü barındırabileceğini bekleyebiliriz. Bunun gerçekte doğru olduğu bulunmuştur, adalardaki tür sayılarının, alan ile ilişkili olduğu tekrar tekrar gösterilmiştir. Alan-tür eğrileri farklılık gösterse de, ekolojik koşullara ve çalışılan organizmaların taksonomik grubuna bağlı olarak, alandaki her 10 kat artışta, tür sayısının yaklaşık iki katına çıktığı şeklinde kaba bir genelleme yapılabilir; buna bağlı olarak, diğer koşullar aynı ise, 100 km2’lik bir ada, 10 km2’lik adadan, kabaca 2 kat daha fazla türü destekler. Bunun nedeni, kısmen daha geniş adaların daha çeşitli habitatları, dolayısıyla, daha zengin kaynak ve tür ilişkileri seçenekleri sunmalarındandır. Bununla birlikte, küçük adalardaki tür sayısı, küçük populasyon büyüklükleri ile de düşük tutulur. Alışılmadık bir hava koşulunda, küçük popülasyonlarda tüm bireylerin ortadan kalkma riski varken, daha büyük adalar, her bir türün daha büyük populasyonlarını destekleme eğilimindedir.
Sadece büyüklük değil, kaynaktan uzaklık da bir adada bulunan tür sayısını önemli ölçüde etkiler. Türlerin iklimsel ve coğrafik engelleri asma yetenekleri farklılık gösterir; biyocoğrafyacılar yıllardır aynı ölçü ve topografik yapıdaki orta-okyanus adalarıyla yakın-kıyı adalarını kıyasladıklarında, yakın kıyı adalarındaki yüksek tür çeşitliliğini, bu adalara ulaşmadaki kolaylığa bağladılar. Fakat bu açıklamada bir problem vardır. Belli bir zamanda, kuş gibi dağılma yeteneği iyi olan canlıların çeşitliliğinin, koloni oluşturan bireylerin kaynaktan uzaklığına bakılmaksızın, benzer adalarda aynı olması beklenecektir. Oysa, kuşlarda ve diğer hareketli organizmalarda bile “uzaklık etkisi”, kuvvetlidir.
MacArthıır ve Wilson bu paradoksa bir çözüm önermişlerdir: sadece sınırlı kaynaklarda çoğalan bir populasyonun sonuçta doğum ve ölümler arasında bir dengeye ulaşması gerektiği gibi, bir adadaki türlerin sayısı da, göç sonrası yeni türlerin yerleşmesi ve varolan türlerin ortadan kalkması arasında bir denge değerine ulaşır. Adanın büyüklüğü, iklimi ve topoğrafyası, ada izolasyonundan bağımsız olan türlerin ortadan kalkma olasılığını belirler; fakat yeni türlerin göç oranı koloni oluşturan bireylerin kaynaktan uzaklığı ile değişir. Benzer adalardaki türlerin denge sayısı izolasyonun artması ile azalır. Çünkü göçle, yok olan türlerin yerini yenilerinin alması uzun sürer.
Bir ada, tür çeşitliliği açısından dengeye ulaştığında bile oradaki türlerin yavaş, ancak düzenli bir döngüsü bulunduğunu hatırlamak önemlidir.
Bir adaya henüz yerleşmemiş türlerin göç oranı , adaya yerleşen türlerin sayısı arttıkça düşmektedir. Kaynak adalardan veya kıtalardan gittikçe daha fazla göçmen bireyler, adada önceden yerleşmiş türleri temsil ettiğinden, yeni türlere ait göçmen bireylerin yüzdesi azalır. Diğer yandan, birim zamanda yok olan, tür sayısı olarak ölçülen, yok olma hızı, adadaki tür sayısı arttıkça yükselir. Bu kısmen, toplam tür sayısının daha fazla olmasına bağlıdır; ancak diğer bir neden (yok olma eğrisinin yukarı doğru kıvrılmasını sağlar), adadaki tür sayısı arttıkça ortaya çıkan türler arası rekabettir. Kaynak kullanımında çakışmanın giderek arttığının bir yansımasıdır.
Göç, yerleşme ve yok olma eğrilerinin kesiştiği nokta, tür çeşitliliğindeki denge durumunu gösterir. Hem göç hem de yok oluş sürer; ancak yerleşmiş türlerin toplam sayısı önemli ölçüde değişmez.
Ada biyocoğrafyası genelde türlerin dağılımını yöneten faktörler için net bir model sağladığından, ekologlar ada biyocoğrafyasını şevkle çalışırlar. Tatlı su gölleri veya kaplıcalar biyocoğrafik adalar olarak düşünülürler. Aynı şekilde otlaklarla birbirinden ayrılmış ormanlar, daha nemli alanlarla ayrılmış çöller, dağ zirveleri veya parklar biyocoğrafik bölge olarak düşünülebilir. Gerçek adalar gibi, bu habitat “adalar”da, alan-tür kuralına tabidirler, yani, daha büyük alan, daha çok tür çeşitliliği. Aslında, habitat adalar, gerçek adalardaki bazı sınıflara göre teoriye daha iyi uyarlar; yayılışı zayıf olan organizmaların (örneğin, kertenkeleler ve tatlı su balıklarının) okyanustaki adalara ulaşma ve ulaşabildikleri pek uygun olmayan adalarda yaşamını sürdürebilen bir populasyon oluşturma şansı azdır. Sonuçta şans etkisi baskın olacak ve uzaklık veya büyüklüğün düzenli bir etkisi ortaya çıkmayacaktır. Bunun tersine, Ana karalarda, kara köprüsü ve tatlısı’ göç yolları ile habitat adalara ulaşmak daha kolaydır.
Yeni Alana Fiziksel Giriş
Eğer, yeni bir alana ulaşmanın hiçbir yolu yok ise, bir tür için orada yaşayabilmek üzere fiziksel potansiyel ve ekolojik uygunluğa sahip olmanın bir yararı yoktur. Kuşkusuz, yaygın pek çok Kuzey Amerika memelisi, Avustralya’da yaşayabilir ve başarılı olabilirdi; fakat, kıtaya ulaşma yolları olmaksızın, bu potansiyel sınır genişlemesi gerçekleşmeyecektir.
Organizmaların dağılabilecekleri veya bir yerden diğerine dağıtılabilecekleri çeşitli yollar vardır. Birçok hayvan için en belirgin olanı, yürüme, sürünme, uçma veya yüzme gibi aktif harekettir. Pek çok sesil deniz hayvanının bile, serbest yüzen larva dönemleri vardır. Aktif hareket tek bir jenerasyonun üyelerini başlangıç noktasından kısa bir mesafeye taşıyabilir; ancak pek çok jenerasyon sonra toplu etki, türleri yüzlerce veya binlerce mile yayabilir. Uzun jenerasyon serileri boyunca bu ilerleyen dağılma ilk bakışta çok yavaş gibi görünse de, böyle değildir. Tahminen bütün organizmalar, uygun habitatlar varlığında, nisbeten kısa bir zamanda, tüm dünyaya yayılabilirler.
Bundan 15.000 yıl önce buzlarla çevrili bölgelerde, bugün mevcut tüm bitki ve hayvan türleri, bir kaç yüzyılda yeniden koloni oluşturmuştur. Büyük ve ağır hayvanlarda, dağılımın temel yolunun aktif hareket olduğunu düşünürüz. Fakat, bitkiler ve birçok küçük hayvan için pasif taşınma daha önemlidir. Örneğin, pek çok bitkinin, tohumları veya sporları -çok uzak mesafelere sürüklenebilir, böceklerin, örümceklerin, küçük yumuşakçaların ve diğer omurgasızların kuvvetli rüzgarlarla yüzlerce mil uçtuğu bilinmektedir. Pilotlar bazen, yüksek irtifalarda hızlı hava akıntılarıyla sürüklenen çok sayıda böcekle karşılaşırlar.
Sucul organizmalar da, benzer şekilde kuvvetli su akıntılarıyla sürüklenebilirler. Hatta oldukça büyük karasal bitki ve hayvanlar, yüzen kütükler veya birbirine dolaşmış bitkiler ile su üzerinde, uzun mesafelere taşınabilir. Özellikle taşkınlarda, bu kütükler ve bitki yığınları Amazon, Kongo gibi büyük nehirlerle denize sürüklenir. Köklerle bağlanmış toprak ve organik madde artıklarından oluşmuş yaklaşık 100 m2 lik bir yığın, 1892’de Kuzey Amerika’nın Atlantik Okyanusu’nda görülmüştür. Bu yığının üzerinde 10 m uzunluğunda ağaçlar ve çalılar yetişmekteydi. Adeta yüzen bir ada görünümündeki yığının en azından 1600 km. sürüklenmiş olduğu bilinmektedir.
Bazı bitki ve küçük hayvanlar, kuşlar ve memeliler aracılığıyla yayılır. Örneğin, pek çok bitki tohumu zarar görmeksizin yüksek hayvanların sindirim kanallarından geçebilir ve eğer hayvanın dışkısı uygun bir yere bırakılır ise, çimlenip büyüyebilir, gerçekten bazı tohumlar önce bir omurgalı bağırsağında geçmeden çimlenemez. (Örneğin, yenebilen meyveler, yenmek için omurgalıları teşvik eder, tohumlarını dağıtır ve tekrar dışkı bırakıldığında kendileri için gübre sağlar; meyvanın müshil etkileri de, tohumların sindirim enzimlerinden zarar görmeden, uzak mesafelere taşınması için bir adaptif özelliktir).
Bitki tohumlarının ve bazı küçük sucul hayvanların yumurta ve larvalarının, yüzücü veya sığ su kuşlarının tüyleri veya bacakları ile taşınabileceğine ilişkin örnekler de vardır. Şüphesiz, insanoğlu da dağılımda önemli bir ajandır. Güney Batı Pasifik’te Java ve Sumatra arasındaki küçük bir ada olan Krakatoa’nın, yakın geçmişi hem bitkiler hem de hayvanlar tarafından yeni alanlara dağılma ve koloni oluşturmada doğal bir deneme oluşturur. 27 Ağustos 1883’de şiddetli bir volkanik patlama, adanın büyük bir bölüm-ünü tahrip- etmiş ve geride 6-60 In derinliğinde sıcak kül tabakası ve süngertaşı bırakmıştır. Adada herhangi bir yaşam kaldığına ilişkin hiçbir kanıt yoktur. Krakatoa’ya en yakın ada 19 km uzaklıktaydı, orada da yaşamın çoğu patlamayla oluşan zehirli gazlar ve kalın bir kül tabakası tarafından yok edilmişti. Daha sonraki ada 40 km uzakta idi. Kısaca, Krakatoa bir anda, açık denizde, en yakın potansiyel koloni oluşturan bireylerin oluşturduğu kaynaktan 40 km uzakta yer alan, yaşamdan mahrum bir ada haline gelmişti.
Patlamadan dokuz ay sonra, bir biyolog adaya gitti ve gayretli araştırmaları sonucu bulabildiği tek canlı, ağını örmekle meşgul yalnız bir örümcekti; örümceğin bu adaya rüzgarla sürüklendiği hemen hemen kesindi. Bununla birlikte büyük bir olasılıkla kıyıdaki yarıklar içinde, yaşamını sürdüren yoğun fotosentetik mavi-yeşil alg kolonileri mevcuttu. Sadece 3 yıl sonra, kumsalda yetişen çok sayıda bitki ve adanın daha iç kısımlarında bazı eğrelti ve çim bitkilerinin gelişmeye başladığı görüldü. Kıyı bitkileri, hemen hemen tüm tropikal Pasifik adaları kıyılarında bulunan, tohumları deniz suyuna çok dayanıklı olup, okyanus akıntıları ile düzenli olarak uzak mesafelere taşınan bitki çeşitleri idi. Krakatoa’da kısa bir süre sonra yetiştiği saptanan eğrelti, hafif hava hareketleriyle bile kolayca taşınabilen çok hafif sporlarla ürerler.
Patlamadan 13 yıl sonra, 1896 yılında ada tamamen bitki örtüsü ile kaplanmıştı; ancak bitkiler iç kısımlara göre, hala sahilde daha fazlaydılar. Bitkilerin çoğu deniz akıntıları ve rüzgarla yayılmış olanlardı; ancak yaklaşık %9’u büyük bir olasılıkla kuşlar gibi, diğer aracılarla ulaşmış olmalıydı. 1906’da ada, yoğun bir vejetasyonla kaplıydı ve orada yaşayan 263 hayvan türü bulunuyordu, çoğu böcekti; ancak 4 tür kara salyangozu, 2 sürüngen türü ve 16 kuş türü vardı. Böceklerin pek çoğu adaya uçmuş veya sürüklenmişti ancak bazıları (ve belki sürüngenlerde), yüzen kalıntılarla ulaşmışlardı. Kuş türlerinin sayısı , 1921 ‘ye kadar doygunluğa ulaşmıştı ve MacArthur ile Wilson tarafından öngörülen yavaş bir döngü sonucu, yerleşik türlerin yok oluşları göçmen türlerin yerleşmesi ile dengelenmişti. Bitki türlerinin sayısı, en azından 1930’ların sonuna kadar artmaya devam etmişti. Rüzgar ve okyanus akıntılarıyla yayılan organizmalar ve kuş, yarasa, böcek gibi aktif olarak uçan hayvanlar, bugünde Krakatoa adasında baskınlığını sürdürmektedirler; ama diğer yollarla ulaşmış organizmaların yüzdesi de artmış olmalıdır. Eğer, Krakatoa’yı, adanın tarihiyle ilgili bilgisi olmayan biri ziyaret ederse, burasının yaklaşık 100 yıl önce yaşamın olmadığı kül ve buharlaşan lav kütlesi olduğunu güçlükle tahmin edecektir.
Krakatoa, koloni oluşturan türlerin kaynaklarından daha uzakta olsaydı, tür çeşitliliği daha yavaş artacaktı. Ayrıca, uzaklık etkisi nedeniyle, dengeye daha az sayıda tür ile ulaşılacaktı; daha önce gördüğümüz gibi, bir ada, yeni koloni oluşturanların kaynağından uzaklaştıkça, uzaklık tek başına immigrasyon oranını azalttığından, daha düşük sayıdaki tür çeşitliliği ile denge olacaktır.
Uzaklık ne olursa olsun, potansiyel olarak koloni oluşturabileceklere göre, bazı türlerin, bölgeye diğerlerinden daha kolay fiziksel giriş yolları vardır; bunun sonucu, küçük hayvanlar için sal üzerinde taşınarak, rüzgarla sürüklenerek Krakatoa’ya ulaşabilmek, büyük memelilerden daha kolay olmuştur. Herhangi iki bölge arasına giren jeolojik veya ekolojik zonların diğerlerine göre bazı türlerin dağılımı için daha etkili engeller oluşturacağı açıktır. Okyanusların geniş alanı, atları n ve fillerin hareketini hemen tamamen önleyebilir; ancak çok sayıda Hindistan cevizi, okyanusu geçebilir. Çünkü bunların suya dayanıklı tohumları zarar görmeden haftalarca denizde yüzebilir. İki ormanlık alanı ayıran bir otlak, bazı orman hayvanları için geçilemez bir engel olabilir ve bunların bir ormandan diğerine hareketlerini engeller. Diğer Orman hayvanları için otlağı geçmek zor olsa da, bazen başarabilirler, diğer bazıları da otlaktan serbestçe geçebilirler.
Kısaca, bir türün dağılımı için engel olan bir bariyer diğeri için zor, ancak geçilmesi mümkün, üçüncü bir tür için ise kolayca aşılabilir olabilir. Farklı türler için etkili olan rota ve engelleri bilmek, yeryüzündeki organizmaların dağılım şekillerini anlamak için gereklidir.
Ekoloji ile ilgili tartışmamızı geleceğe yansıtmadan tamamlamak olanaksızdır. Bir zamanlar türümüz gezegenimizdeki biyolojik kadronun küçük bir üyesiydi. İki teknolojik hamle —önce bitkilerin, daha sonra da hayvanların evcilleştirilmesi— populasyon büyüklüğümüzü ve dağılımımızı kontrol eden ana sınırlayıcı faktörleri bozdu. Kültür bitkilerini ve hayvan sürülerini yönetme ve tohum depolama yetkinlikleri, şehirlerin gelişimini, refahı ve kendi kendine yetebilmeyi sağlayan bir dizi kültürel ve tarımsal gelişmeyi mümkün kıldı.
İnsan nüfus artışı eksponensiyel olarak artışını sürdürmektedir ve milyarlarca insanı besleme çabaları, diğer türlerin hızlı bir şekilde amansızca ortadan kalkmasına, ormanların, kültür alanlarının, su kaynaklarının ve hatta soluduğumuz havanın bozulmasına yol açmaktadır. Bilimsel gelişmelerle bu problemler kısmen çözülebilir ve biyosferin bozulması yavaşlatılabilir ise de, ancak insan nüfus artışının durması uzun dönemli çözümler yaratabilir. Ya moral bozucu, tüketici savaşlar, hastalık ve açlık, ya da bilinçli ve bilge kararlar, yirmi birinci yüzyılın seçimi olacaktır.

Kaynakça:
https://www.sciencedirect.com

Yazar: Taner Tunç

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here