Endokrin organlar (mide, duodenum ve pankreas) ile gonatlar (eşey bezleri), hormon salgılamaya ek olarak başka önemli işlevlere de sahiptirler. Bunlar çok amaçlı organlardır; her biri, hem endokrin sistemin hem de diğer sistemlerin önemli bileşenleridir. Bunun aksine, adrenaller (aynı zamanda tiroyit, paratiroyitler ve hipofiz), bilinen tek işlevi hormon salgılamak olan endokrin bezlerdir.
İki adrenal bez, adlarının da belirttiği gibi (ad “orada” ve renal böbrek anlamına gelir), böbreklerin çok yakınında yer alırlar. Memelilerde her bir adrenal aslında bir çift bezdir. İçte çekirdek benzeri bir medulladan ve dışta kabuk benzeri bir korteksden oluşur. Medulla ve korteks, embriyoda farklı dokulardan kaynaklanırlar ve işlevleri birbirleriyle ilintisizdir. Hatta ergin balıklarda ve amfibilerde iki ayrı bez çifti olarak kalırlar. Sürüngenlerde, kuşlarda ve memelilerde iki bez arasında mekan olarak bir ilişki evrimleşmiştir (sürüngenlerde ve kuşlarda bu iki bezin dokusu birbiri içine geçmiştir ve birçok memelide olduğu gibi, belirgin bir korteks ve medulla oluşturmazlar); fakat işlevsel olarak farklılıklarını korumuşlardır.

Adrenal Medulla

Adrenal medulla iki hormon salgılar: Adrenalin (epinefrin olarak da bilinir) ve noradrenalin (norepinefrin). Bunların işlevleri benzerdir; fakat aynı değildir. Her iki hormon da laboratuvarda izole edilmiş, tanımlanmış ve sentezlenmiştir.
Vücutta geniş çeşitlilikte etkileri olduğu gösterilebilir. Örneğin, adrenalin, kan basıncında yükselmeye, kalp atım hızında artışa, glikojenin glukoza dönüşme ve glukozun karaciğerden kana verilişinde artışa, oksijen kullanımında artışa, dalaktan kana yedek eritrosit geçişinde artışa neden olur. İskelet ve kalp kasında vazodilatasyona (damar genişlemesi) ve kan akımında artışa, deride ve sindirim kanalının düz kaslarında vazokonstriksiyona (damar daralması) ve kan akımında azalmaya, bağırsak peristaltik hareketlerinde inhibisyona, saçların ve tüylerin dikleşmesine ve gözbebeklerinin büyümesine yol açar.
İlk bakışta bu liste, görünüşte birbirleriyle ilgisiz etkilerden oluşuyor gibi görülebilir; fakat daha dikkatle incelenirse, bu tepkilerin, yoğun fiziksel çaba, acı, korku, öfke ve diğer uyarılmış ruhsal durumlara cevap olarak topluca oluştukları görülebilir. Bunlara bazen döğüş ya da kaç tepkileri adı verilir. Bunlar aslında daha çok sinir siste mi tarafından başlatılır; fakat her hızlı sinirsel uyarımdan sonra adrenalin (ve daha az ölçüde noradrenalin) bunların korunmasına yardımcı olur. Bu hormanlar, bir acil duruma cevap olarak vücut kaynaklarının mobilize olmasına yardımcı olurlar. Bunu, kan yoluyla iskelet kaslarına ve kalp kaslarına taşınan glukoz ve oksijen miktarını arttıran olayları uyarmak yoluyla başarırlar. Aynı zamanda, sindirim gibi, acil bir durum sırası nda önemi olmayan ve aktivite gösterirse iskelet kaslarlyla oksijen için rekabete girecek işlevleri inhibe ederler.
Muhtemelen adrenalin en önemli normal işlevini, bir insülin antagonisti olarak yerine getirin karaciğeri glikojen depolarından glikoz yapmak üzere uyararak kan şekerini yükseltir ve kaslarda glikojen depolarının laktik asite dönüşmesini sağlar. Bu ise kan yoluyla karaciğere taşındıktan sonra burada glukoza dönüştürülür.

Adrenal Korteks

Adrenal korteksler yaşam için gereklidir ve yoklukları ölüme yol açar. Ölümden önce görülen olaylar arasında vücut sıvılarının iyon dengesinin ciddi biçimde bozulması, karbonhidrat metaholizmasının bozulması ve bunun sonucunda hem kan glikoz derişiminin hem de depo glikojenin önemli ölçüde azalması, kilo kaybı, genel bir kas zayıflığı ve derinin garip bir biçimde kahverengileşmesi sayılabilir. Bu belirtiler aynı zamanda, Addison hastalığı olarak bilinen ve adrenal kortekslerin yetersiz çalıştığı hastalığa sahip bireylerde de değişen derecelerde görülür.
Burada sayılan çok sayıdaki adrenal korteks yetmezliği belirtisi bir tek hormonla ilintili değildir. Gerçekten de adrenal korteks, şaşırtıcı bir endokrin fabrikasıdır. O kadar çok farklı hormon üretir ki, bilim adamlarının bunların toplam sayısı hakkında hala bir fikri yoktur.
Tüm kortikal hormonlar kimyasal olarak benzerdir: Hepsi steroyit yapısındadır ve bir zar bileşeni olan kolesterolün modifikasyonları yoluyla yapılırlar. Birçoğu, birbirlerinden sadece bir ya da iki atom farklıdır. Yine de görünürde küçük olan bu farklılıklar nedeniyle çeşitli hormonlar çarpıcı farklılıkta işlevler görürler.
Hedef hücrelerde farklı reseptörlere bağlanırlar ve farklı kimyasal tepkime yollarını etkilerler. Bu hormonların, kimyasal olarak, benzemediğine dikkat edin. Memelilerde, sadece adrenal korteksin, gonatların ve diğer üreme yapılarının hormonları steroyit yapısındadır.
Bugüne kadarki bilgilerimize göre diğer endokrin organların hormonları amino asitler (ya da adrenalin ve noradrenalinde olduğu gibi, amino asit türevleri), kısa polipeptit zincirleri ya da bütün proteinlerdir (insulin gibi). Omurgalılarda çok büyük öneme sahip bu kortikal steroyitler, işlevlerine göre üç kategoride toplanabilirler:
1.Esas olarak karbonhidrat ve protein metabolizmasında etkili olan glukokortikoyitler;
2.Esas olarak tuz ve su dengesinin düzenlenmesinde etkili olan mineralokortikoyitler;
3.Esas olarak eşey hormonu olarak işlev görenler. Birinci kategorideki hormonlar, glukokortikoyitler (kortizol, kortikosteron, kortizon gibi), kan şekerinde ve karaciğer glikojeninde artışa neden olurlar. Her iki etki de muhtemelen proteinlerin karbonhidrata dönüştürülme hızındaki artış nedeniyle meydana gelir.
Bu hormonlar aynı zamanda, bir yandan glikozun oksidasyonunu önlerken diğer yandan yağ depolarının mobilizasyonunu başlatırlar. Kısacası; glukokortikoyitler, vücudu karbonhidrat dışı enerji kaynaklarına yönelterek kan şekerinin yükselmesine yol açarlar. Addison hastalığı olan bir insana verilecek olurlarsa kan şekerinin normale dönmesini sağlarlar. Böylece insulinle antagonistik bir etki gösterirler.
İkinci kategorideki hormonlar, mineralokortikoyitler (özellikle aldosteron), kan hacmini, basıncını ve tuz dengesini düzenleyen kompleks bir sistemin parçasıdırlar. Bu olağanüstü homeostatik etkileşim, bir sonraki bölümde açıklanacaktır.
Üçüncü kategorideki hormonlar, hem kimyasal hem de işlevsel olarak, gonatlar tarafından üretilen eşey hormonlarına benzerler. Bunların normal rolleri henüz tamamen anlaşılmamıştır. Fakat biliyoruz ki, adrenal

korteksin tümörleri ya da diğer bozuklukları, bu hormonlarm, özellikle erkeklik hormonlarının aşırı salgılanmasına yol açar ve bu da dişilerde maskülizasyonla (erkekleşmeyle), erkeklerde de erken eşeysel gelişmeyle sonuçlanır.
Genellikle her üç kategorideki kortikal steroyitler, hücre zarını geçerler (bazıları hücrelerarası ya da hücre içi reseptörlere bağlanarak çalışırlar) ve ileriki bir bölümde daha ayrıntılı olarak göstereceğimiz gibi, doğrudan DNA üzerinde etkili olurlar.
Bazı kortikal hormonların tibbi amaçlarla kullanılması ilginç bir tarihçeye sahiptir. Kortizonun 1935’de izole edilmesinden hemen sonra, bunun bir deney hayvanında soğuğa, zehirlere ve diğer fizyolojik gerilimlere karşı direnç artışına yol açtığı gösterildi. Hormonun insanlar için bir tedavi ajanı olarak kullanılması ilk defa Mayo Klinikte, ciddi rematoyit artiritli bir genç kadında gerçekleşti. Bu kadının belirtilerini gidermek amacıyla yapılan önceki girişimlerin tümü başarısızlıkla sonuçlanmıştı ve kadın çok zor hareket edebiliyordu. Kortizon enjeksiyonlarının başlamasından üç gün sonra kadın, rahatlıkla hareket edebilmeye başladı ve sekizinci günde belirtilerin tümü ortadan kalktı. Fakat enjeksiyonlar durdurulduğunda belirtiler hızla yeniden görüldü. Diğer atritli hastalara yapılan kortizon uygulamaları da benzer sonuçlar verdi. Daha sonra, çeşitli araştırıcılar, kortizonu, pek çoğu ilgisiz diğer hastalıklarda denemeye başladılar. Bu araştırıcıların çoğu, belirtilerin ortadan kalktığını; fakat gerçek bir tedavinin olmadığını rapor ettiler. Örneğin, ciddi lobar zatüreli bir erkek çocuğunda hormonun verilmesini izleyen 24 saat içinde tüm zatüre belirtilerinin kaybolmasına karşın (burada kullanılan hormon aslında kortizon değil, adrenal korteksten kortizon salgılanmasını uyaran bir hipofız hormonu olan ACTH idi), hastalık etkeni olan bakteri, çocuğun vücudunda büyük miktarlarda kaldı. Buna benzer şekilde, tüberkülozlu hastalarda, hormon tedavisinin başlamasından bir kaç gün sonra hastalık belirtileri kayboldu; fakat tüberküloz bakterisi bu hastaların vücudundaki varlığını korumaya devam etti. Her iki durumda da, tedavi durdurulduğunda hastalık belirtileri derhal geri döndü.
Bu sonuçların doktorları (ve gazeteleri) ne kadar heyecanlandırdığını tahmin edebilirsiniz. Kortizon ve ilgili hormonlarla gerçek tedavi yollarının bulunabileceği ümit edildi. Fakat bu gerçekleşmese bile romatizmadan kansere kadar her hastalığın belirtilerinin bir tek ilaçla ortadan kaldırılması, tıpta yeni bir çağın başlangıcının sinyallerini veriyordu. Gerilimin vücudu hastalık etkenlerine açtığı ve kortizonun da vücudun gerilime karşı koymasını sağladığı düşünüldü. Böylece, daha fazla kortizon, vücudun gerilime karşı daha dirençli olmasını sağlayacak ve normalde enfeksiyonların ve metabolik bozuklukların yol açtığı zarar verici hastalı k belirtilerinin etkilerini en aza indirecekti.
Kortizon ve ilgili hormonlar bir dereceye kadar gerçekten de bu şekilde etki ediyor olabilirler. Vücudun gerilime tepkisinde rol oynuyor olabilirler ve gerilim de hastalıklarda temel bir rol oynar. Fakat bu hormonların, ilk düşünüldükleri gibi her derde deva oldukları kanıtlanamadı. Uzun süre uygulandıklarında genellikle tedavi etmek için kullanıldıkları hastalıklar kadar ya da daha kötü yan etkilere yol açtılar. Bu yan etkiler arasında yüksek kan basıncı, aşırı kıllanma, zihinsel sapmalar, çocuk felci ve tüberküloz gibi enfeksiyonlara karşı direnç azalması, mide ülserleri, kataraktlar ve kemik zayıflığı sayılabilir. Bu hormonların evrensel olarak her derde deva özelliğinin bulunmadığının bulunması o kadar da sürpriz olmadı. Sağlıklı ve aktif olmak pozitif bir adaptasyondur. Dolayısıyla, eğer vücut zararlı yan etkilere yol açmadan hastalıkları yok eden bir hormon salgılıyor olsaydı, hastalıklara karşı bu hormonu salgılama yeteneği doğal seçilim tarafından desteklenirdi. Şimdiye kadar böyle bir hormon bulunamadı.
Kortizon ve bununla ilgili kimyasallar, şimdi daha çok uygulamanın bir kaç defayı geçmesi gerekmeyen durumlarda, iyileşmeyi kolaylaştırmak ya da artirit ve diğer bağ doku hastalıklarında belirtileri kısmen yok etmek amacıya kullanılmaktadırlar (bunlar bu dokulardaki kollajen fibrelerde görünür değişikliklere yol açarlar). Bazen de ciddi allerjik hastalıkların, özellikle astımın ve bazı tip lenfatik hastalıkların tedavisinde kullanılırlar. Yüzeysel olarak uygulandığı zaman kortizon, bazı deri kızarıklıklarını da azaltır. Bunlar, acil durumlarda ciddi belirtilerin geçici olarak yok edilmesinde de kullanılırlar. Hekimler, muhtemel zararlı yan etkileri göz önüne almak zorunda olduklarından, belirtileri tamamen ortadan kaldıracak kadar ilaç yazmak yerine, hastanın belirtilerini hafifletici miktarları tercih ederler. Kortikal hormonların sergiledikleri ikilem, hekimlerin hergün karşılaştıkları genel bir probleme örnek oluşturur. Birçok ilaç -ve diğer tedavi biçimleri- potansiyel olarak zararlı yan etkilere sahiptirler. Dolayısıyla hekimler, her zaman muhtemel iyi ile muhtemel kötüyü dengelemek ve en güvenilir ilaçların bile aşırı ya da yanlış zamanda kullanıldıklarında tehlikeli olduklarını akılda tutmak zorundadırlar. Vücut çok hassas ayarlı bir makinadır ve kısımları arasındaki etkileşimler o kadar karmaşıktır ki bunlar analiz edilmeye hala büyük ölçüde meydan okurlar. Kimyasallarla muamele edildiğinde makineye zarar verme riski vardır; çünkü bunlar hemen her zaman tahmin edilenden çok farklı işlevleri etkilerler.

Kaynakça:
https://www.sciencedirect.com

Yazar: Taner Tunç

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here