Erkekte Eşeysel Gelişmenin Hormonal Kontrolü

Testisler, embriyonik gelişme sırasında az miktarda erkek eşey hormonu testesteron salgılamaya başlar. Bu hormonun embriyoda bulunması, erkeğe özgü yapıların farklılaşması bakımından çok önemlidir. Üretim, ergenliğe kadar düşük düzeyde kalır ve hiç sperm hücresi üretilmez. Ergenliğin

başlamasına yol açan etmenler tam olarak bilinmemektedir. Bir olasılık, hipotalamusun (çocukluk döneminde testesterona karşı çok duyarlıdır ve hormonun düşük düzeyleriyle bile inhibe olur) duyarlılığının azalması ve ön hipofize daha fazla gonadotropik salgılatıcı hormon (GnRH) göndermeye başlayarak onu bir gonadotropik hormon, luteinize edici hormon (LH) ve follikül uyarıcı hormon (FSH) salgılamak üzere uyarmasıdır.
LH, testislerin interstisiyal hücrelerini daha fazla testesteron üretmek üzere uyarır. Testesteron, FSH’yla birlikte, seminifer tubüllerin olgunlaşmasını sağlar ve bunları sperm üretimine başlamak üzere uyarır (spermatogenez). Spermatogenezin uzun zaman korunması testesteronun (ve onu uyaran LH’nın) ve FSH’nın sürekli varlığını gerektirir. Testosteron bir kere, sistemde yeteri miktarlarda bulunduğunda, yardımcı üreme yapılarının olgunlaşmasını uyarır ve aynı zamanda normalde, ergenlikle bağlantılı olan, sakal ve pubik kılların oluşumu, sesin kalınlaşması, daha geniş ve güçlü kasların oluşumu vb., gibi ikincil eşeysel özelliklerdeki değişimleri başlatır. Eğer testisler, ergenlikten önce kastrasyonla uzaklaştırılacak olurlarsa, ikincil eşeysel özelliklerdeki bu değişiklikler hiçbir zaman meydana gelmez. Eğer kastrasyon ergenlikten sonra yapılırsa, ergin eşeysel özelliklerde bir miktar gerileme olur; fakat bunlar tamamen kaybolmazlar. Ergenlik sonrası kastrasyon, birçok hayvanda eşeysel isteği ortadan kaldırır.
Psikolojik etmenlerin diğer hayvanlardan çok daha önemli olduğu insanda ise bu isteksizlik görülmez. Daha çok bir doğum kontrol yöntemi olan bir cerrahi müdahale, vazektomi, bazen kastrasyonla karıştırılır. Bu küçük operasyonda yasa deferensiya kesilerek spermlerin üretraya geçmesi önlenir. Vazektomi, eşeysel karakterlerde bir gerilemeye yol açmaz; çünkü hormon düzeylerinde bir değişme yoktur.

Dişide Eşeysel Gelişmenin Hormonal Kontrolü

Erkekte olduğu gibi, dişide de ergenliğin, hipotalamusun çocukluk dönemindeki düşük eşey hormonu düzeyine duyarlılığını kaybetmesi ve daha fazla GnRH salgılamaya başlaması, bunun da önhipofizi uyararak artan miktarlarda FSH ve LH salgılanmasıyla başladığı düşünülür. Bu gonadotropik hormonlar ovaryumların olgunlaşmasını sağlar ve bunlar da dişi eşey hormonlarını, östrojen ve progesteronu salgılamaya başlarlar. Östrojen, üremeyle ilgili yardımcı yapıların olgunlaşmasını (örneğin uterusun ve vajinanın büyümesi) ve ikincil dişi eşey özelliklerinin (pubik kılların çıkması, kalçanın genişlemesi, göğüslerin gelişmesi, vücutta yağ dağılımının değişmesi ve ses kalitesinde bazı değişiklikler) gelişmesini uyarır. Hormon dengesindeki bu değişiklik, aynı zamanda menstürasyon döngüsünü (aybaşı görmeyi) de başlatır. Menstürasyon döngüsü, çeşitli hormonlarla sinir sistemi arasındaki karşılıklı etkileşime iyi bir örnek oluşturur.
Birçok memeli türünün dişisinde görülen gonadotropik hormon salgılanmasındaki ritmik değişiklikler östrus döngüsü olarak bilinen bir olaya yol açar. Bu olay, üreme kanalının yapısında ve eşeysel istekte ritmik değişimler demektir. Birçok türün dişisi, erkekle kopulasyonu, sadece döngünün ovulasyona yakın olan bu kısa dönemi içinde kabul eder. Bu dönem aynı zamanda uterus iç duvarının en kalın olduğu ve cinsel isteğin en fazla olduğu dönemdir. Böyle dönemlerde dişinin “kızgın” ya da östrus halinde olduğu söylenir. Birçok memeli, yılda sadece bir ya da birkaç östrus periyodu geçirirlerken, sıçanlar, fareler ve akrabaları gibi bazıları her dört günde bir gibi bir sıklıkla östrusta olabilirler. Eğer döllenme olmazsa kalınlaşmış uterus duvarı, dişinin vücudu tarafından absorbe edilir ve bu işlemde normalde kanama meydana gelmez.
İnsanda ve diğer bazı yüksek primatlarda üreme döngüsü, çeşitli yönlerden diğer memelilerden önemli farklılık gösterir. Belirgin bir kızgınlık dönemi yoktur Dişi, döngü süresince erkeği her zaman kabul edebilecek durumdadır. Eğer döllenme olmazsa, kalınlaşmış uterus yüzeyi tamamen absorbe edilmez, bunun yerine, yüzeyin bir kısmı menstürasyon denilen bir kanama süresinde sıyrılıp atılır. İnsanda menstürasyon döngüsü ortalama 28 gündür ve neticede yılda 13 kez tekrarlanır. Bu çok kaba bir ortalamadır ve kişiden kişiye ve hatta aynı kişide döngüden döngüye önemli farklılıklar görülür.
Şimdi, bir periyodun 28 gün olduğunu varsayarsak her menstürasyon döngüsünde meydana gelen olayları sırasıyla izleyelim. Tıpta menstürasyonun birinci günü, döngünün ilk günü olarak kabul edilir. Buna karşın, biyolojik bakış açısından, kanama döneminin sonunu yeni döngünün başlangıcı olarak kabul etmek daha uygundur. Bu noktada, uterus yüzeyi incedir ve ovaryumlarda olgun follikül yoktur. Ön hipofizden salgılanan FSH’nın follikül uyarıcı hormon etkisiyle, ovaryumdaki birkaç follikül büyümeye ve FSH ve LH’nın sinerjetik etkisiyle iki dişi eşey hormonundan biri olan östrojeni salgılamaya başlarlar. Kısa bir süre sonra folliküllerden biri üstünlük sağlayarak büyümeyi ve östrojen salgılamayı sürdürürken geri kalanların büyümesi durur. Östrojen, uterus yüzeyini uyararak kalınlaşmasını sağlar. Döngünün bu folliküler fazı (büyüme fazı ), bir önceki menstrüyel akıntının bitmesinden itibaren ortalama 9-10 gün sürer. Follikül büyüdükçe daha da fazla östrojen üretir.
Sonuçta östrojenin ulaştığı yüksek düzey (ya da bazı araştırıcılara göre, östrojenin zirveye ulaştıkça üretim hızının düşmesi), muhtemelen hipotalamustan salgılanan GnRH aracılığıyla, hipofizden ani ve büyük miktarda LH salgılanmasını uyarır. Bu LH patlaması, o sırada olgunlaşmış ve ovaryumun yüzeyinde çıkıntı yapmış olan follikülde ovulasyonu başlatır. Ovulasyonun mekanizması henüz bilinmemektedir. Bazı araştırmacılar, ovulasyondan hemen önce meydana gelen hafif progesteron artışı, ovulasyonu başlatmada LH’yle birlikte sinerjetik etki yaptığını düşünürler. Genellikle, follikül içindeki sıvının yaptığı basıncın duvarın patlamasına yol açtığı söylenir; fakat aksine, bu basıncın aslında ovulasyondan hemen önce hafifçe düştüğüne ilişkin kanıtlar vardır. Ancak açık olan bir şey vardır ki o da, follikül duvarının hormon etkisiyle incelmesinin, ovulasyonda önemli bir etmen olduğudur. Mekanizması ne olursa olsun, ovulasyon, döngünün folliküler ya da büyüme fazının bittiğini işaret eder.
Ovulasyondan sonra, LH, folliküler hücrelerde bazı değişiklikler başlatır ve bunun sonucunda follikül, kan damarlarınca zengin, sarımsı bir hücre kütlesine dönüşür. Yırtılmış follikülden, LH’nın etkisiyle oluşmuş bu yeni yapıya korpus luteum (latince’de “sarı cisim”) denir. Korpus luteum, ovaryumda bulunduğu yerden, ovulasyondan hemen önceki follikül kadar olmasa bile, östrojen salgılamayı sürdürür. Korpus luteum aynı zamanda ikinci dişi eşey hormonu olan progesteronu da salgılar.
Progesteron, uterusu embriyo için hazırlamak işlevini görür. Uterus yüzeyi, folliküler fazda salgılanan östrojenin etkisiyle, zaten kalınlaşmış durumdadır. Şimdi de, progesteron, yüzeyde uzanan karmaşık bez sisteminin gelişmesini sağlar. Menstürasyon döngüsünün luteal fazı, bazen salgı fazı olarak da anılırsa da, bu isim biraz yanıltıcıdır; zira fölliküler fazın son aşamalarında da uterus yüzeyinde bir miktar bez aktivitesi görülür. Progesteronun uterus yüzeyinde yol açtığı değişimler olmaksızın, döllenmiş yumurtanın uterusta tutunması mümkün değildir. Progesteron gerçek bir gebelik hormonudur.
Buna ek olarak, her ne kadar ayrıntılı mekanizması tamamen bilinmiyorsa da yüksek düzeyde progesteron, bir sonraki döngünün başlamasını engeller. Burada progesteron, muhtemelen hipotalamusu etkileyerek GnRH salgılamasını baskılar ve böylece hipofizden FSH ve LH salgılanması azalarak ovulasyon için gerekli LH patlaması önlenmiş olur. Progesteron, doğrudan ovaryumdaki olgunlaşmamış follikülleri etkileyip bunların büyümesini ve östrojen salgılamasını da engelliyor olabilir. Sistemde belirli

bir miktarda progesteron bulunduğu sürece, çok az follikül büyümesi olur. Kuşkusuz, progesteronun bu engelleyici etkisi, menstürasyon döngüsünün süresinin düzenlenmesinde önemli bir etmendir. Bu, aynı zamanda doğum kontrol haplarının etkisinin de temelidir. Bu haplar progesteron ve östrojen benzeri sentetik bileşikler içerirler. Düzenli olarak alındıklarında, FSH ve LH salgılanmasını engellerler (muhtemelen, hipotalamustan GnRH salgılanmasını baskılayarak) ve böylece, follikül büyümesini ve ovulasyonu -ve sonuçta gebeliği-önlerler. Gebelik önleyici tekniklerin çoğu gibi doğum kontrol hapları da bazen istenmeyen yan etkiler gösterirler. Bunlar arasında, migren türünde baş ağrıları, dolaşım bozuklukları, depresyon, cinsel istek azalması, deri pigmentasyonunda değişiklikler ve muhtemelen kalp krizi ve bazı kanser çeşitlerinde risk artışı (her ne kadar bunların diğer bazı kanser çeşitleri için riski azalttığına ilişkin kanıtlar varsa da) sayılabilir. Eğer normal bir döngü sırasında döllenme meydana gelmezse, ovulasyondan yaklaşık onbir gün sonra korpus luteum gerilemeye başlar ve progesteron salgılaması azalır. Bu meydana geldiği zaman uterusun kalınlaşmış yüzeyi daha fazla korunamaz ve yüzeyin bir kısmının geri emilimi başlar. Memelilerin çoğunun aksine, insan ve diğer bazı yüksek primatlar, döngünün folliküler ve luteal fazlarında oluşan fazla dokuların hepsini geri ememezler ve bunların bir kısmı menstürasyon sırasında sıyrılıp atılır ki bu dönem yaklaşık dört beş gün sürer.
Korpus luteumun gerilemesi sonucunda progesteron düzeyi düşünce, üzerindeki engelleme kalkan hipotalamus, hipofizi, FSH salgılamasını artırmak üzere uyarır. Olgunlaşmamış folliküller üzerindeki engelleme de kalkar ve bunlar FSH’nın etkisiyle, büyilrneye başlarlar ve böylece yeni bir döngü başlar.
Görünen odur ki sistemi yeniden başlatan kritik olay, muhtemelen, korpus luteumun gerilemesi sonucu progesteron düzeyindeki düşüştür. Fakat bu gerilemeye neden olan nedir? Henüz buna kesin bir cevap verilemez. Bu da demektir ki, menstürüyel döngünün zamanlamasındaki temel özellik bilinmemektedir. Kandaki hormon derişimlerini ölçmede kullanılan duyarlı yöntemler bulunmadan önce, LH salgilanmasının ovulasyondan sonra giderek azaldığı ve düzey, yeteri kadar düştüğünde korpus luteumun varlığını daha fazla koruyamadığı düşünülürdü. Fakat şimdi biliniyor ki LH düzeyi ovulasyondan hemen sonra ani bir düşüş göstermekte ve bu korpus luteumun gerilemesinden çok önce meydana gelmektedir. Son zamanlarda, ineklerde, gebe olmayan uterus tarafı ndan üretilen ve özel bir taşıyıcı kan damarları sistemiyle ovaryuma getirilen bazı prostaglandinlerin, progesteron salgılanmasını durdurduklarına ilişkin güvenilir kanıtlar elde edilmiştir. Fakat ne insanlarda böyle bir taşıyıcı sistem bulunur ne de insan uterusunun ovaryumlara inhibe edici bir madde gönderdiğine ilişkin somut deliller vardır. Ovaryumun kendisinin prostaglandinler üreterek progesteron salgılanmasını durduruyor olması olasılığı da vardır; fakat bu konuda hala yeterli kanıt yoktur.
Kanama fazı sırasında, özellikle ilk birkaç günde, eski korpus luteumdan salgılanan progesteron ve östrojen düzeyi düşüktür ve yeni döngünün follikülleri de henüz önemli miktarda östrojen salgılamaya başlamammıştır. Kadını n vücudu, ergenlikten sonra, eşey hormonlarnın varlığında işlev görmeye alıştığından, her döngünün sonunda, luteal fazla bu hormonların azalması, genellikle fizyolojik ve psikolojik rahatsızlıklara yol açar. Bunlar arasında, aşırı duyarlılık (alınganlık), depresyon ve bazen mide bulantısı, uterusun kasılmalarının yol açtığı karın krampları yaygın olarak görülür.
Bir kadının üretkenlik döneminin sonunda, bir ya da iki yıl süren bir periyot olan menapozda ruhsal gerilim de görülür. Menapoz, normal olarak, 40 ile 50 yaşları arasında bir zamanda meydana gelir. Esas olarak meydana geliş nedeni, ovaryumların gonadotropinlerin uyarıcı etkisine karşı duyarlılıklarının azalması olabilir. Ovaryumlar geriler, geriye kalan folliküller ortadan kalkar ve östrojen ve progesteron salgıları düşük düzeylere inerler. Sonuçta, uterus yüzeyinde döngüsel kalınlaşmalar olmaz ve böylece menstürasyon da görülmez. Menapoz sırasında hormon dengesindeki değişme, fizyolojik ve psikolojik rahatsızlıklara yol açabilir ve yeni fizyolojik güçlükler, yaşam boyu kalır; sık rastlanan bir olay, rnenstürasyon sonrası osteoporozistir. Bunda, kemiklerin incelmesi ve zayıflamasının östrojen yokluğundan ileri geldiği düşünülür. İnsanlarda ovulasyonun, kabaca, menstürasyon döngüsünün ortasında meydana geldiğini gördük. Bu ovulasyon kendiliğinden meydana gelir; bir kopulasyon uyarımına bağımlı değildir. Bununla birlikte, tavşan ve kedi gibi bazı memelilerde, ovulasyon, refleksle kontrol edilir; kopulasyondan kaynaklanan sinirsel uyarım, hipotalamusun ovulasyonu gerçekleştiren LH’nn-4 hipofizden salgılanmasını uyarması için gereklidir. Ovulasyonun refleksle meydana geldiği hayvanlarda, ovulasyonun tam olarak ne zaman meydana geleceğini tahmin etmek mümkündür.
Örneğin tavşanda kopulasyondan yaklaşık 101/2 saat sonra meydana gelir. İnsan gibi ovulasyonun kendiliğinden meydana geldiği canlılarda, böyle kesin tahminler yapılamaz. Yine de ritim doğum kontrolü yönteminde ovulasyon zamanının, tahmin edilmesi önemlidir. Ritim yöntemi, döllenmenin her döngüde sadece çok kısa bir süre boyunca meydana gelebileceğinin bilinmesi esasına dayanır. Döngünün diğer bölümlerinde, gebelik riski olmaksızın kopulasyon mümkün olur. Mevcut kanıtlar, insan yumurta hücrelerinin, ovulasyondan 12 saat (en fazla 24 saat) sonra harap olmaya başladığını ve bu süreden sonra artık döllenemez duruma geldiklerini göstermektedir. Diğer bir ifadeyle spermler, ancak ovulasyonu izleyen 12-24 saat arasında oviduktun yukarı üçte bir kısmında bulunurlarsa döllenme meydana gelebilir. Bu durumda teorik olarak 28 günlük döngünün diğer 27 gününde gebelik mümkün olmaz. Burada, hemen spermlerin dişi üreme kanalındaki yaşam süresi konusu önem kazanır. Daha önce söylediğimiz gibi, bir boşalmada vajinaya yaklaşık 200 milyon sperm hücresi bırakılır. Vajinadaki koşullar spermler için oldukça olumsuzdur ve çok sayıda sperm, daha serviksi geçme şansı bulamadan ölür. Milyonlarcası, uterus ya da ovidukta ölür ya da dölleme yeteneğini kaybeder; milyonlarcası ya yanlış ovidukta liderler ya da ovidukta hiç ulaşamazlar. Oviduktun yukarı kısımlarına yolculuk, böylesine küçük cisimler için son derece uzun ve tehlikelidir. Bununla birlikte, spermlerin vajinadan oviduktun yukarı kısmına doğru hareketinin sadece spermlerin kendi yüzme hareketlerine bağımlı olmadığını gösteren kanıtlar vardır; dişi üreme kanalının kasılmaları ki, seminal sıvı içinde bulunan prostaglandinler ve arka hipofizden salgılanan oksitosin tarafından artırılır, spermlerin hedefe doğru taşınmasında kısmen yardımcı olur. Mevcut bulgular, insan spermlerinin dişi eşey kanalında 48 saat ya da daha az süreyle dölleme yeteneğini kaybetmeden kalabileceğini göstermektedir.
Bu süre birçok diğer hayvanın spermleri için çok daha uzundur. Örneğin bazı yarasalar sonbaharda çiftleşirler; fakat ilkbahara, hibernasyon sonrasına kadar ovulasyon yapmazlar. Dolayısıyla spermler birkaç ay boyunca canlı kalmalıdırlar. Arılar ve karıncalar gibi bazı omurgasızlarda spermler, dölleme yeteneğini kaybetmeksizin yıllarca dişi vücudunda saklanabilirler. Böylece bir çiftleşme, bir kraliçe arı için on binlerce ya da yüzbinlerce yavru ürettiği tüm bir üreme yaşamı boyunca yetecek kadar sperm sağlayabilir.
Bir insan yumurta hücresinin canlı kalabileceği süre en fazla bir gün, spermininki en fazla iki gün olduğundan, kopulasyonun gebelikle sonuçlanabileceği yaklaşık üç günlük bir süre vardır. Bu da yumurtanın döllenebilir olduğu gün ile bunu izleyen iki gündür. Fakat hangi üç gün? Bu soruya tam ve kesin bir cevap verilememesi, ritim yöntemini güvenilmez kılar. Bu üç günün, menstürasyon döngüsünün ortalarına denk geldiği bilinmekle birlikte, herhangi bir döngünün uzunluğu kesin olarak tahmin edilemediğinden, bunun orta tanoktasıda bilinemez. Birçok kadında döngü çok düzensizdir ve 8-15 gün ya da daha fazla sapmalar gösterebilir. Hatta döngüleri çok düzenli olan kadınlarda bile, bir yıl içinde dört ya da beş günlük sapmalar olabilir. Hastalıklar ya da üzüntüler, ovulasyonu geciktirip, hipotalamusun gonadatropin salgılatmasını değiştirerek döngüyü uzatabilirler.
Kopulasyonun ovulasyonu çabuklaştırdığına ve böylelikle döllenme şansını artırdığına ilişkin bulgular da vardır. Normalden kısa ya da uzun döngüler, esas olarak, folliküler fazın süresindeki değişiklikten kaynaklanır. Döngünün en az değişken süresi, luteal fdz, ovulasyon ile bir sonraki kanamanın başlangıcı arasındaki zaman aralığı gibi görünmektedir. Bu fazın ortalama süresi 14 ile 15 gün arasındadır. Fakat luteal fazın bu nispeten kararlı süresi ovulasyon gününün tahmin edilmesine çok az yardımcı olur; zira bir sonraki kanamanın ne zaman başlayacağını önceden bilmenin bir yolu yoktur. Dolayısıyla bundan 14 ya da 15 gün geri sayıp ovulasyon tarihini saptamak mümkün olmaz.

Kaynakça:

https://www.sciencedirect.com

Yazar: Taner Tunç

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here